28 Aralık 2018

Mutlu Son



Hayatta mutlu son diye bir şeye inanmıyorum. Hayatta son diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Hayat bir döngü, biten her şey yeni bir başlangıcı da beraberinde getiriyor. E, o döngü içindeki de her süreç te mutlu olmuyor, olamıyor. Hayal edebildiğim bir tek gerçek son var; o da ölüm. Onda da eğer bilinç ölümden sonra varlığını sürdürüyorsa yine süreç devam ediyor, aslında bir son yaşanmıyor. Ha, eğer ölüm bedenle birlikte onca yılların emeği bilinci de götürüyorsa yanında, bu sona da mutlu demek mümkün değil haliyle.

02 Ağustos 2017

Ay'lı Şarkılar

Tam 2 yıl 65 gün sonra (toplamı 796 gün) tekrar bir şeyler yazabilmenin haklı gururu, biraz utancı, arada geçirdiğim onca günün muhasebesi vb. ile işte buradayım. Haliyle, çok şey oldu bu sürede ama onlar değil bugünkü mevzu; içinde ay ismi geçen şarkılar.


Nereden çıktı derseniz, Anıttepe İlkokulu'ndan sınıf arkadaşlarımla Whatsapp grubu var, orada döndü mevzu. "Yav" dedim, "bundan aslında ne güzel blog yazısı olur". Önce her aya bir şarkı bulayım dedim, internetten kopya çekmeye kalkıştım. Google'a sorunca Songfacts sitesinde Songs With Months In The Title diye bir sayfa çıkıyor, birsürü var. Ama %90'dan fazlasını bilmiyorum o şarkıların.

Her zamanki gibi tertip manyağı tarafımla, koy gözüne rahvan gitsin tarafım çatıştı. "Hayır, her aya illa bir şarkı bul da öyle yaz" diyen taraf "yahu, sen bildiklerini yaz bi hele" diyen tarafa yenik düştü. E, yıllardır da yazmıyorum ya, o hevesle "bari bildiklerimi yazayım ama küçük de birer hikayesiyle" dedim.

Yine de düzen/nizam/intizam felsefesini de bozmadan, ayları sırayla yazdım; hadi buyrun başlayalım:

Nisan: Deep Purple – April


Hard Rock müziğin babalarından Deep Purple'ın gitaristi Ritchie Blackmore'un kendi doğduğu ay olan Nisan için yazmaya başladığı bir şarkıdır. Şarkı üç bölümden oluşur. Birinci bölümde Blackmore hem akustik hem de elektro gitarı overdubbing ile çalarak bizi gitara doyururken klavyeci Jon Lord hazır kaptırmışken ben buna bir de klasik müzik ağırlıklı bir bölüm ekleyeyim demiş (ki bu benim kaatimce Jon Lord’un eseri olan Concerto for Group and Orchestra için hazırlıktır), diğer gurup üyelerine ayıp olmasın diye tüm grup üyelerinin katıldığı rock ağırlıklı bir üçüncü kısım ile de 12 küsur dakikalık şarkı tamamlanmıştır. Şarkı Nisan ayının tutarsız, değişken havası teması üzerine kurulmuştur; birbiriyle alakasız 3 bölüm de sözlerin yanı sıra bunu yansıtan bir öğedir.

Artık ilginç midir bilinmez ama şarkının yaratıcısı olan Ritchie Blackmore’un müzik hayatı da aynı derecede tutarsız ve değişken olmuştur. Deep Purple’da Blues’a yakın başladığı gitar çalış tarzını yeri geldiğinde Bach esintileri taşıyan bir Hard Rock tarzına geçirmiş (ve binlerce kişiye ilham olmuş), Deep Purple’dan “Kılıç ve büyü” temalı müzik yapan Rainbow grubunu kurmak için ayrılmış, sonra bu stilden sıkılıp “aşk, sevgi, sen gittin gideli” rock yapmak adına koskoca Dio’yu gruptan göndermiş, ondan da sıkılıp tekrar Deep Purple’a dönüş yapmış, burada da zaten hiç sevmediği vokalist Ian Gillian ile tekrar dalaşıp grubu temelli terk etmiştir. Kendisinden 26 yaş genç model sevgilisi ile evlenip İngiliz folk müzik tarzında eserler icra ederek bir nevi İngiliz Özay Gönlüm’ü havasında müzik hayatına devam etmektedir.                              

Temmuz: Uriah Heep – July Morning


Komik bir hikayesi var bu şarkının. Look At Yourself albümü için yaptıkları çalışmalar esnasında grubun beyinlerinden vokalist David Byron ve klavyeci Ken Hensley ellerinde Do Minör skalasında 3 kullanılmamış motif olduğunu keşfederler; bildiğiniz artık malzeme yani. E, o aralar emsalleri olan Led Zeppelin’in Stairway to Heaven’i, Deep Purple’ın Child In Time’ı gibi uzun havalarından bir tane de biz yapalım derler. Uriah Heep o zamanların “zengin” gruplarındandır; o zaman öyle synthesizer almak her babayiğidin harcı değildir, zamanın moda enstrümanı olan Moog Synthesizer ile uzuuuun uzun sololar da tam bu işe yarar. Velhasıl, kimi eleştirmenlerce Uriah Heep’in en iyi eseri sayılan July Morning ortaya çıkar, bayağı da tutar.

Öyle ki her yıl Bulgaristan’da insanlar 30 Haziran akşamından yola çıkıp 1 Temmuz günü Karadeniz’den güneşin doğuşunu görmek için seyahat edilen bir etkinlik oluşturular bu şarkının motivasyonu ile. Uriah Heep’in David Byron’dan sonraki vokalisti John Lawton da illa Temmuz ayında Bulgaristan’a gidip konser verir; haliyle July Morning’i de söyleyerek.

Eylül: Green Day - Wake Up When Sepmetmber Ends


Dinleyen zaten şarkının içerdiği buruk havayı sezecektir; bi yoksunluk, bi hüzün, bi acı havaları. Klibini seyreden buna Irak savaşında sevgilisini kaybeden kızın ağlamasına bağlı bir anlam katacaktır. Amerikan toplumunun geneli ise Ağustos 2005 sonunda Amerika’yı vuran Katrina kasırgasının sembolü olarak mırıldanır bu şarkıyı. Halbuki aslı grubun vokalisti Billie Joe Armstrong’un daha 10 yaşında iken 1 Eylül günü babasını kanserden kaybetmesine dayanır. Cenaze günü kendisini odasına kilitlemiş, ne zaman çıkacağını soran annesine cevap olarak “beni Eylül bitince uyandır” demiştir. Şarkı bu olay üzerinden genel olarak sahip olduklarımızı kaybetme temasını işler.                            

Kasım: Guns'n Roses - November Rain


Zaten başarılı bir ballad olan şarkı Guns’n Roses’a olan müzikal hayranlığımızı Axl’in gelini rolündeki Stephanie Seymour’a olan görsel hayranlığımız ile buluşturduğu video klibi ile de beynimizde epey yer etmiş bir eserdir. Şarkı Axl Rose’un da yakın arkadaşı olan Del James’in “Without You” adlı kısa öyküsüne dayanmaktadır (Don't Cry ve Estranged klipleri de aynı hikayeden türemedir). Axl bu şarkı üzerinde 10 yıla yakın çalışmış. Şarkının ilk bestelenmiş hali 25 dakikadan uzun sürüyormuş, Guns’n Roses ile ilk demo kaydı 18 küsur dakikaya düşmüş. Kırpa kırpa indiği 8 dakika 57 saniyelik hali ile de Billboard Top 10’a girmiş en uzun şarkı ünvanını korumakta.

O tarihte Stephanie Seymour gerçek hayatta da Axl Rose’un sevgilisi. Ancak istediği kadar “I know that you can love me, When there's no one left to blame” diye gazel okusa da, çift 1993’te, klibin yayınlanmasından bir yıl sonra “o bana şiddet uyguladı”, “hayır, asıl o bana şiddet uyguladı hem de boynuzladı” konulu düzeyli diyaloglar arasında ayrılmışlar. Eh, ne demiş şair, “nothin' lasts forever, Even cold November rain”.

Aralık: Ace Of Base - Love In December



Müzisyen İsveç’liyse muhakkak bi dinleyeceksin arkadaş. ABBA var, Roxette var, Malmsteen var, Candlemass var, say say bitmez. Ace of Base de geri kalmaz. ABBA izinden gidip 4 kişilik bir grup kurmuşlar gençler. Gruptakilerin 2’si kız, 2’si erkek, kızların da, adamların da biri esmer, biri sarışın, kızlar vokalde, adamlar enstrüman başında. Hani, esinlenmenin de biraz ötesine geçmişler sanki ama ayinesi iştir, teferruata bakmayalım, Ace of Base sonuçta İsveç’in ticari başarısı en yüksek üçüncü grubudur.

Şarkının çok karmaşık bir hikayesi yok; aşkımızı bir yıl gibi düşünürsek baharda filizlendi, yazın coştu, sonbaharda yaprakları döküldü, artık Aralık geldi, bitmek üzere diyor. Ama cuk oturdu, bizim liste de aynen muhtelif ayları yaşadı ve bu şarkıyla bitiyor.

29 Mayıs 2015

Elektrik Üretilmez, Tüketilir

Son yazdığım Nükleer Mevzular başlıklı yazım vesilesi ile pek çok dostumla farklı açılardan fikir paylaşma şansım oldu. Yazdıklarımı haklı ama rahatsız edici bulanlar çoğunlukta; ancak onlara da benim meslek gereği zaten bildiğim bazı şeyleri açıklamak durumunda kaldım. Aklımdayken buraya da dökmek istedim.

Elektrik enerjisi ile ilgili çoğu insanın bilmediği ya da fark etmediği bir gerçek vardır. Elektrik üretilmez, tüketilir!

Şimdi, elbette üretilmeyen bir şeyi tüketmek mümkün değil. Ancak elektrik işinin doğası üretilen enerjiye değil tüketilen enerjiye göre belirlenir.

Şöyle açıklayalım. Misal, kömür. Kabaca yılda 70 milyon ton kömür üretiyoruz. Pek güzel. Yaktığımızı yakarız; yakmadığımız depoda durur. Kara günler için rezerv tutarız depoda, acil bi durum olursa onları yakarız filan. Bisküviden giysiye çoğu arz talep dengesi üretim odaklı olduğu için bu yöntemi benimsemişizdir.

Tüketim talebine uygun kaynakların devreye alınması ve iletimi için gerekli
düzenlemelerin yapılması için SCADA dediğimiz basit bir mekanizma kullanılır.

Oysa elektrik öyle değildir. O an şebeke sizden ne talep ederse onu üretebiliyor olmanız gerekir. Daha önceden üretip de bir kenara koyma şansınız da yoktur; maalesef endüstriyel ölçekte akü, pil gibi bir teknoloji yok. O yüzden problem "ne kadar elektrik üretebiliyoruz" değil "ne kadar elektrik tüketim talebi var" şeklinde ele alınır. Anlık talebi karşılayamazsanız frekans düşer... Ve karanlıkta kalırsınız.

Problemin bu doğası, elektrik üretmekte kullanılan teknolojileri doğrudan etkiler.

En kolayı barajlardır. Sistemdeki anlık talep artışı gözlenerek barajlarda uygun sayıda türbine su aktaran kapaklar açılır. Baraj suyu depoladığı için bir nevi rezerviniz bile vardır.

Termikler daha zordur. Orada da kömür, doğalgaz vb. depolayabilirsiniz. Ancak santralın işlevsel hale gelmesi için yakıtı tutuşturacaksınız, su kaynayacak, buhar çıkacak da türbin döndürecek. Saatler sürdüğü için bu santralları sürekli "sıcak " tutmanız gerekir. "Suyu kaynat, oldu oldu, olmadı çay demleriz" yaklaşımı ile buralarda elektrik üretmeseniz de sürekli doğal yakıtları tüketirsiniz.

Nükleer santrallerde zaten doğası gereği santralin 7x24 çalışması gerekir. O yüzden son derece güvenilir enerji kaynaklarıdırlar; sabit bir üretimi garanti ederler.

Rüzgar en güvenilmez enerji kaynaklarından biridir. Ne zaman eser, ne şiddette eser; ancak tahmin edilebilir. Hiçbir güvenceniz yoktur.

Keza güneş de pek sağlam ayakkabı değildir. Bir kere gece enerji üretemezsiniz - ki elektriğe asıl ihtiyacınız olan zamandır. İkincisi bulutlar yoğunlaşıp önce yağmur sonra kara döndüğünde güneş santrallerinin randımanı düşer. Kışın aniden hava soğuyup da millet UFO'ları yaktığında güneş ortada yoktur. Hele bir de gece hava iyice soğuyup ampuller yandığında...

Aslında gündüz gelen ısıyı eriyik tuzu ısıtmak ve gece de buradan enerji
üretmeye devam etmek gibi bir durum da var ama, randıman çok iyi değil.

Bu nedenle rüzgar ve güneş enerjisi ile elektrik üretimine bel bağlayamazsınız. Bu santraller ancak destekleyici kaynaklar olarak rol alabilirler. Zaten üretim kapasitelerinin diğer alternatiflere oranla da küçük kaldığı başka bir gerçektir. Son olarak, ne güneş ne de rüzgar, doğaya o kadar da dost üretim kaynakları değillerdir.

Ben buraya rüzgarlısını koydum; pervanelere takılarak hakkın rahmetine kavuşmuş bir kızıl çaylak.
Çok benzeri manzaraları güneş panelinde yanmış hayvanat için de bulabilirsiniz.

Bahsi geçmişken, o UFO'lar elektrik üretim ve dağıtım mekanizmalarının kabusudur. Çok daha büyük güçlerden bahsetmemize rağmen endüstriyel kaynakların yılın hangi zamanı ne kadar elektrik çekeceği üç aşağı beş yukarı tahmin edilebilir. Ama ani bir soğuk ile millet prize ısıtıcı takmaya başladığında o anda o enerjyi üretip oraya iletebilme derdi bütün yüksek gerilimcileri gerer.

O yüzden hızlıca devreye alabileceğiniz, kaynağını depolayabileceğiniz elektrik üretim yöntemleri daha makbuldür. Hele ki enerjiyi ileteceğiniz yere de yakınlarsa.

Zaten bu nedenle memleketin dört bir yanına HES projesi konumlandırılmaktadır; dedik ya barajlar en kolay idare edilen elektrik kaynaklarıdır diye. HES'lerin inşasının doğaya verdiği zararı savunacak değilim, HES'lerden millet vurgun vuruyor vb.; onlar başka konular. İşe elektrik tüketim/üretim/iletim perspektifinden baktığınızda akla yatkın yatırımlardır. Hele ki büyük nehirlerin bulunduğu bölgeler ile yönetimsel endişeler var iken kendilerini daha da haklı bir konumda bulurlar.

Diyeceğim, tıpkı nükleer santrallerin inşa ediliş tarihleri ve yerlerinin tesadüf olmaması gibi her bir yana HES yapılıyor olması da tesadüf değil bence. İzlenen belirli bir enerji projesinin yansımaları.

Çevreyi kirleten, doğaya zarar veren, insanları ve doğayı tehdit eden unsurlara karşı ben de sıcak bakmıyorum. Ancak modern yaşamın bazı gerçekleri var. Şu satırları yazmam için gerekli enerjinin masamdan eksik de olmaması lazım.

05 Mayıs 2015

Nükleer Mevzular

Bu konuda yazmayayım diye çok gerdim kendimi ama dayanamayacağım.

Baştan söyleyeyim, hiçbir şekilde mevcut nükleer santral teknolojisinin hayranı değilim. Hatta atomu parçalayıp da çıkan enerjiden alt tarafı su kaynatıp türbin döndürerek elektrik enerjisi üretilmesini son derece ilkel buluyorum.

Ama...

Bugün Türkiye'nin en önemli elektrik üretim kaynakları Atatük, Karakaya ve Keban barajlarıdır. Tek başına Atatürk Barajı 8900 GWh yıllık üretim kapasitesine sahiptir. Buna 7350 GWh ile Karakaya ve  6000 GWh ile Keban'ı da ekleyin; kabaca 22500 GWh miktarında bir yıllık üretimden söz ediyorsunuz. GAP dahilindeki irili ufaklı diğer barajlarla beraber bölge kapasitesi 35000 GWh yıllık üretime yaklaşır.

Bahsi geçen 3 güzide santralımızın coğrafi konumları. Burada politika yapmak istemiyorum
ama bi Wikipedia'ya bakın bakalım, mesela Karakaya Barajı nerede yer alıyormuş.

Ülkemizde başkanlık ve eyalet sistemleri konuşulmaya başlandı. Doğrudur, yanlıştır, iyidir, kötüdür konularına girmek istemiyorum. Ama hani olur da... Bu konuşulanlar gerçekleşirse bahsi geçen tesisler güneydoğu eyaletlerinin sınırları içinde kalacak. Anadolu'nun diğer kısımlarının bu enerjiden ne şekilde yararlanabileceği, ne tür politikalar düzenlenileceği, bu politikalara ne kadar uyulup uyulmayacağı, yarın-öbürgün bu eyaletlerin bağımsızlık için referanduma gidip gitmeyecekleri tartışmalarının sonu gelmez. Ama neticede çok önemli miktarda enerji üreten kaynakların kontrolünün zayıflaması ile ilgili bir risk var.

Üstelik tek riske giren hidroelektrik kaynakları da değil. Başta doğalgaz olmak üzere termik santrallerimizde enerji üretmekte kullandığımız dış kaynaklı yakıtların aktarımı da aynı bölgeler üzerinden sağlanıyor şu anda.

Bu nedenle söz konusu senaryonun oluşması durumunda orta ve batı Anadolu'yu besleyecek alternatif enerji kaynakları gerekiyor.

Alternatif enerji deyince de akla güneş ve rüzgar geliyor. Pek güzel, Facebook'ta pek çok arkadaşım güneş enerjisi diye nükleer santrallere alternatif sunuyor. Fikir olarak gerçekten güzel tabi de. Bahis konusu bölgede yer alan barajlarımızın ürettiği enerjiyi üretmek için 16 km2 alana kurulu olan dünyanın en büyük güneş enerji tesisi Ivanpah Güneş Enerjisi Tesisi'nden sadece 35 adetçik inşa etmek gerekiyor.

Anti nükleer grubun sosyal ortamda paylaşmayı pek sevdiği İspanya'daki PS20 santralından
185 tanesi anca 1 Atatürk Barajı ediyor. Sinop santralı için kabaca 350 tane lazım. 
Yani, diyeceğim o ki, "GÜNEŞ ve RÜZGAR Bize Yeter" diye slogan atmakla bitmiyor o işler.

Bugün konuşulan Akkyu ve Sinop santralleri yukarıda bahsi geçen üretim kaynaklarının tamamını aşacak toplam enerji üretim kapasitesine sahip olacaklar. Sadece Sinop Atatürk Barajı'nın ürettiğinin iki katı üretim yapabilecek. Akkuyu'yu da katınca yukarıda bahsi geçen 35000 GWh yıllık üretimin kabaca %10 üstünde bir kapasite ortaya çıkacak.

Meraklısına, Türkiye Uranyum ve Thoryum rezervleri sıralamasında dünya 24.sü. 7300 ton işlenebilir rezervi bulunduğu tahmin ediliyor. Söz konusu yatakların 2'si Aydın'da, diğerleri Manisa, Uşak ve Yozgat'ta yer alıyor. Bulundukları tarihte üretim maliyeti dünya standartlarının altında olarak hesaplanmış ancak günümüz rakamları ile fizibilitesi düşük olduğu için üretimi yok. Dünyada en ucuz üretim maliyetine sahip ülkeler Kazakistan, Kanada ve Avustralya. Hani, "Uranyum'u nereden buluruz?" konusundaki durum da bu şekilde.

Akkuyu ve Sinop hep böyle yeşil kalabilecekler mi? Bir de ona inanabilsek.

Peki, bu santraller çalışırken yatağımda rahat uyuyabilecek miyim? Hayır. Ancak şu an için nükleer enerji santralına yatırım yapmak "mantıklı" bir hareket. İçime sinmemesi, kararın mantıklı olmadığı anlamına gelmiyor.

O yüzden en başta söylediğimi bir kez daha tekrar etmek istiyorum. Nükleer santral benim de ilk tercihim değil. Ama ülkemizin içinde bulunduğu sosyopolitik durumu göz önüne aldığınızda, çok da yanlış bir hamle olarak gözükmüyor bana.

Buraya kadar sıkılmadan okuduysanız daha sonra devam niteliğinde yazdığım Elektrik Üretilmez, Tüketilir yazısı da ilginizi çekebilir belki.