Siber Güvenlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siber Güvenlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Aralık 2014

Size Söylüyorum… (Post PC #19, Aralık 2014)

Aslında bu benim bu ayki orijinal yazım değil. Ben çok önceden dergiye göndermiştim yazımı ama dergideki bilgisayarda dosyalar gidince yeniden yazmak durumunda kaldım (yerseniz!).

Dergiye yazılarımı genellikle dergi baskıya girmeden, ayın 20’si civarında gönderiyorum. O yüzden daha ayın 15’i olmadan bir Hardware Plus çalışanı tarafından arandığımda başka bir sıkıntı olduğunu tahmin etmiştim.

Maalesef dergide de bir bilgisayara gelen 285 küsur liralık TTNET faturasına inanılmayarak bi kontrol edilmiş. Ve sonuç, tüm dosyalar şifrelenmiş. E, geçmiş olsun.


Daha önce de benzerleri gelmişti ama bu seferki hakikaten çok takdire şayan. Bir e-posta ile size anormal rakamlı bir TTNET faturası geliyor. Yazım hatası, gramer hatası türü şeyler yok. Hatta Adobe Reader için verdiği link bile doğru, çalışıyor. Ama sonrası biraz da kullanıcı gayreti istiyor açıkçası. Fatura detayı için verilen linke tıkıyorsunuz, açılan web sayfasında captcha adı verilen kod doğrulamasını yapıyorsunuz (bu arada sayfanın TTNET’e ait olmadığı adres çubuğundan anlaşılabilir aslında da, neyse), sonra sonu “exe” olan çalıştırılabilir dosyayı indiriyorsunuz, onu çalıştırıp çıkan kararan ekranda “bu program bilgisayarınıza zarar verebilir” ikazına “he” diyorsunuz… da, o zaman ayvayı yiyorsunuz.



Yazınca uzun ve çetrefilli geliyor sanki ama günlük telaşede hele bir yandan telefonla konuşup öbür yandan kafada bin tane dert arasında bir de böyle mail ile karşılaşınca insan bu yazdıklarımı omurilikten yapıveriyor çoğunlukla.

Antivirüsler ilk çıktıkları anda bulamıyorlar virüsleri maalesef. Virüsün virüs olduğunu anlaması için önce birilerinin başına gelmesi lazım. Bizim Trend Micro’cular 6 saatten az bir sürede güncelleme yayınladılar gerçi ama arada olanlara oldu. Diğer üreticiler de benzer aksiyonları aldılar; yine de güncellemeyi alamayanlar, geç alanlar arada kaynadı.

Hedefli saldırılara karşı güvenlik önlemi alan kurumların cihazları gelen dosyanın tipine değil eylemine baktıkları için daha az etkilendiler bu durumdan.

Olan olduktan sonra bunun bir de verileri kurtarması var. Var da, yolu yok. Dosyalar 256-bit AES dediğimiz bir algoritma ile şifrelenmiş. Yani, şu an dünyada bulunan en baba 50 süper bilgisayarın deneme yanılma metodu ile bu şifreyi kırması 3 x 1051 yılcık sürüyor. Bu, büyük patlamadan bu yana geçen zamanın bile 1042 katı kadar uzun.

Çare... Önce, defalarca söylediğimiz “şu verilerinizin bi yedeğini harici bi diskte tutun” klişesi. Hatta tercihan 2 diskte tutun; birini güncelleyip dolaba bi yere kaldırın, yangın olur su basar, babanızın evine götürün.

İkinci bi çare de daha önce çok yazdığımız bulut tabanlı depolama sistemlerini kullanmanız. Ha, bu tür virüsler bu alanları sürücü mantığında kullandığınızda oradaki verileri de şifreler. Ama kaliteli bulut depolama sistemlerinde sürüm tutma özelliği var (misal bizim SafeSync for Enterprises). Şifrelenen dosyaları eski sürümlerinden geri almak mümkün.

Bütün bu yaşananlardan sonra, geçmiş olsun demek adetten.

Hardware Plus’çılar, size söylüyorum…

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 19. sayısında yayınlanmıştır.

Ne Yapamıyoruz? (Dört Köşe #28, Aralık 2014)

Bugüne kadar paylaştığım yazılarımda bilişim teknolojileri ile nelerin yapılabildiğini, nasıl yapıldığını paylaştım çoğunlukla. Ancak bu ay biraz ters bir yaklaşım ile yapamadığımız bir konudan bahsetmek istiyorum. En azından, sizlerin, kullanıcıların katkısı olmadan yapamadığımız.

Sizleri zararlı yazılımlara karşı koruyamıyoruz. Zararlı yazılımların oluşturduğu zararı gideremiyoruz.

An itibarı ile bilgi güvenliği çözümleri üreten bir firma çalışanı olarak bu satırları yazmam ilginç gelebilir belki. Ancak bizlerden neyi bekleyip neyi beklemeyeceğinizi net ortaya koymak istedim.

12 Kasım 2014 gününden beri ülkemiz insanlarını adresleyen Cryptolocker adlı bir zararlı yazılım ile uğraşıyoruz. Türk kullanıcılarına TTNET faturası kılığında gelen e-postalar içinde bulunan bağlantıları takip ettiğinizde, sabit diskinizde bulunan tüm dokümanları kırılması oldukça zor bir kripto mekanizması ile erişilmez hale getiren ve dosyaları geri almanız için yüklüce bir bedel talep eden bir zararlı yazılım bahsettiğimiz.


Ne yazık ki, gerek bizim, gerekse de diğer güvenlik çözümü sağlayan firmaların ürünlerini kullanan pek çok kullanıcı bu zararlı yazılımdan etkilendi. Etkilenen sistemlerden zararlı yazılımı kaldırmak mümkün oldu sonradan, ancak kriptolanan kullanıcı dosyalarını geri getirmek elde değil.

Pek çok kullanıcımızdan sitem, şikayet dolu çağrılar, e-postalar aldık. “Biz sizin tarafınızdan korunduğumuzu düşünüyorduk” yazmış bir müşterimiz.

Ancak bilgi güvenliği teknolojilerinin de bir takım limitleri var. Bu vesile ile mekanizmanın nasıl işlediğini aktarmak istedim ki, ileride başka mağduriyetler yaşanmasın.

Piyasada ticari olarak kullanılan tüm antivirüs yazılımları, üzerlerinde çalıştıkları bilgisayara gelen ve zarar yaratma potansiyeli olan dosyaları daha önceden zararlı olduğu bilinen dosyalar ile karşılaştırarak tespit ederler. Benzetme yerindeyse, kapıdan girmek isteyen kişilerin tiplerine bakılır. Daha önce eşkali arananlar arasında olan bir kişi görülürse, güvenlik güçleri tarafından kenara çekilir. Tipine birebir de bakılmaz; sakal, gözlük, saç rengi vb. değişikliklerine karşı da uyanıktır bu mekanizmalar. Ancak daha önce herhangi bir şekilde eşkali tanımlanamamışsa ve üzerinde suç aleti de taşımıyorsa geçişine izin verilir. Zaten hukuken de henüz suç işlenmemiştir.

Evet, işte tam bu noktada, bu ölü zaman aralığında hiçbir güvenlik teknolojisi sizi zararlı yazılımlara karşı koruyamaz. Zararlının zararlı olduğunu maalesef sizin üzerinizde öğreniriz. Ha, öğrenir öğrenmez eşkali derhal tüm sınır kapılarına dağıtırız tekrar girmesin ya da başka yerlere geçmesin diye ama… Olan olmuştur.

Bu yazıya sebep olan zararlı ile de ilgili olarak 5-6 saat içerisinde antivirüs çözümlerinin bu virüsü tanınmasını ve sistemlerden kaldırılmasını sağlayan güncellemeler hazırlandı. Ancak kriptolanan dosyaların kurtarılması… O bizlerin alanı değil. Ha, bu zararlı kriptoluyor, komple format da atabilirdi; bir sürü şey yapabilirdi. Tıpkı terör saldırılarında yaralananları güvenlik güçlerinin iyileştiremediği gibi, bilgi güvenliği firmaları olarak buna deva değiliz.

O ölü zaman aralığında, sizin güvenliğinizi sağlayacak tek kişi sizsiniz.

Bilmediğiniz dosyayı çalıştırmayacaksınız. Söz konusu yazılım da o kadar kolay bulaşmıyor aslında. Önce mailin içinden bir linke tıklamanız lazım. Onun açtığı ve TTNET’e ait olmadığı adres çubuğundan anlaşılabilecek web sayfasında captcha adı verilen kod doğrulamasını yapmanız lazım. Doğrulama sonrası sonu “exe” olan çalıştırılabilir dosyayı indirmeniz lazım. İndirdikten sonra çift tıklamanız lazım. Bu esnada kararan ekranda “bu program bilgisayarınıza zarar verebilir” ikazına “he” demeniz lazım. Ancak ondan sonra bulaşıyor.

Kapıyı tanımadığınız adamlara açmayacaksınız. “Kargo geldi” diye kapıyı çalıyorsa adam, “bana ne kargosu geldi ki?” diye sorgulamak lazım. Kargocunun kılık kıyafetine, üniformasına dikkat etmek lazım. Getirdiği paketin nereden geldiğine bakmak, öyle bir paketin size gelmesinin mantıklı olup olmadığını tartmak lazım. Paketi bir inceleyip, paketi açarken dikkat etmek lazım. Ancak ondan sonra bomba patlıyor.

Tüm mağdurlara, geçmişler olsun.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Telekom Dünyası'nın 148. sayısında yayınlanmıştır.

02 Kasım 2013

Mobil Cihazlar İle Güvenli Bilişim (CeBIT Life 2013 Sayı 2, Ekim 2013)

Gerek bireysel, gerekse kurumsal bilişim yapılarının olmazsa olmazı haline gelen mobil cihazlar da siber güvenlik kavramı dahilinde göz önüne alınması gereken bileşenler kapsamında. Ancak mobil işletim sistemleri çalıştıran cihazlar doğaları gereği klasik masaüstü uç noktalardan çok daha farklı ele alınması gereken bir platform.

Bunun altında yatan temel sebeplerden birisi işletim sistemi ve cihaz yapısından kaynaklanıyor. Mobil cihazlarda kullanılan işletim sistemleri cihaz üreticisinin tercihine göre farklılık gösterirken yanlarında bu işletim sistemlerinin kendilerine has kısıtlamalarını da getiriyorlar. Blackberry, Apple gibi üreticiler tamamı ile kapalı ve kendilerine özel işletim sistemleri geliştirirken, Microsoft masaüstü işletim sistemlerine yakın bazı standartlar sağlamaya çalışıyor. Android ise bilindiği üzere tamamı ile açık kaynak bir platform.

Güvenlik açısından baktığınızda, hangisinin daha iyi olduğuna karar veremediğiniz bir noktaya geliyorsunuz. Evet, kapalı mobil platformlar doğaları gereği daha güvenli gözükebilir. Ancak bu platformlar üzerlerinde zararlı kod analizi yapabilen bir arayüze de izin vermedikleri için bu platformlar için bir güvenlik çözümü üretemiyorsunuz. Android ise açık kaynağın getirdiği pek çok saldırı noktasını bünyesinde barındırmakla beraber size bunun çaresini sunan yazılımları oluşturmanın da imkanını sunuyor.

Kurumsal bir yapıda birden fazla mobil platforma destek vermek söz konusu olduğunda işler daha da karmaşıklaşıyor. Farklı platformlarda ortak güvenlik politikaları oluşturmak platformlar arası uyumsuzluklardan ötürü oldukça zor. Bu noktada mobil cihaz yönetim çözümleri bir nebze olsun imdada koşuyor. Cihazların üzerinde bulunan kaynakların denetlenmesine yönelik eylemler ile farklı platformları daha ortak bir noktada buluşturmak mümkün olabiliyor. O yüzden çoğu kurum mobil güvenlik ve yönetimi bir arada barındıran çözümleri tercih ediyorlar.

Mobil sistemler deyince akla öncelikle cep telefonları ve tablet bilgisayarlar geliyor. Ancak bugün Android işletim sistemi çalıştıran IP kameralar, VoIP telefonlar, medya oynatıcılar, Digital Signage cihazları da yerlerini almış durumdalar.

Mobil güvenlik dünyasında asıl hareket açık kaynak platform olması sebebi ile Android etrafında dönüyor. Kullanıcıya verdiği esneklik nedeni ile siber saldırganlar da burayı hedef seçmiş durumdalar çünkü. İşletim sistemi, Java gibi temel bileşenlerden kaynaklanan açıkları geçin, bunun üstüne şu an itibarı ile çeşitli Android marketlerde yer alan bir milyonun üstünde zararlı uygulama var. Bu uygulamalar vadettikleri işi yapmanın yanı sıra yüklendikleri mobil cihazlar yardımı ile bilgi sızdırma, ücretli servislere mesaj atma, ortam dinleme gibi pek çok zararlı eylemi de gerçekleştiriyorlar.

Bir de konuyu sadece bu cihazların kendi üzerlerinde gerçekleşecek zararlı eylemler olarak görmemek lazım. Mobil cihazlar kendi üzerlerinde çalıştırılamasa bile bağlandıkları ağa zararlı yazılım aktarma konusunda aracı olarak kullanılabiliyorlar.

Mobil cihazlar üzerinde barındırılan verilerin yanlış ellere düşmesi de bir başka konu. Çalınan ya da kaybedilen bir mobil cihaz üzerinde çok değerli kurumsal veriler bulunabiliyor. Ve bu veriler tableti kullanan kişinin bireysel verileri ile yan yana duruyorlar.

Mobil cihazın kime ait olduğu konusu da ilginç bir nokta. Kurumların sahip olup da personellerine dağıttıkları cihazlar üzerinde “bunlar kurumun iş amaçlı varlığıdır” deyip her türlü önleyici ve yönetsel politikalar uygulamak yine de daha kolay. Ancak kişilere ait mobil cihazlarda kurum uygulamaları çalıştırdığınız senaryoda iş farklı bir boyut kazanıyor. Sonuçta bireyler kendilerine cihazlarda keyfiyetlerine uygun her türlü uygulamayı çalıştırma hakkına sahipler.

Burada da imdada mobil çalışma alanı çözümleri yetişiyor. Uygulamalar aslen kuruma ait veri merkezlerinde bulunan sanal mobil ortamlarda çalıştırılıyor ve uygulama sanallaştırmaya benzer bir yöntemle mobil cihazlara aktarılıyor. Kurumsal veriler de yine bu veri merkezinde bulut depolama teknikleri ile tutuluyor. Mobil cihaz güvenlik ve yönetim çözümleri ile birlikte kullanıldığında, kullanıcıya hiçbir şey hissettirmeden belirlediğiniz kurallar dahilinde kurumsal uygulamaları mobil cihazlara aktarmanız mümkün. Mobil cihazın konumu ya da bağlandığı ağ kimliğine bağlı olarak belirli uygulamaların çalışmasına ya da belirli verilere erişimine yönelik politikalar belirleyebilirsiniz. Bu tür çözümlerde hem Android, hem de kapalı platformlarda bu imkanı sağlayan çözümler öne çıkıyor.

Mobil cihazlar ile güvenli bilişim sağlamak üzerinde çok boyutlu düşünülmesi gereken bir süreç. Yine de sağladığı üretkenlik göz önüne alındığında, harcanan çabaya değeceği kesin.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek CeBIT Life Magazine 2013 2. Sayı'sında yayınlanmıştır.

e-Devlet Yapıları İçin Siber Güvenlik Çözümleri (CeBIT Life 2013 Sayı 1, Ekim 2013)

Günümüzde devletlere ait işlemlerin de neredeyse tamamı elektronik verilerin işlenmesi ve el değiştirmesi şeklinde gerçekleşiyor. Hemen hemen tüm ülkelerin devletleri, Türkiye’de gerçekleştirilmiş UYAP, MERNİS, TAKBİS, VEDOP gibi otomasyon projelerine yatırım yapıyor ve gerek vatandaşa, gerekse diğer özel ve kamu kurumlarına verdikleri hizmetleri bu sistemler üzerinden sağlıyorlar.

Takdir edileceği üzere bu sistemler içlerinde çok değerli bilgileri barındırıyorlar. Bir devletin kamu kurumlarında bulunan bilgilere sızmak gerek bireysel siber saldırganlar, gerekse diğer devletler tarafından paha biçilmez değerlere sahip olabiliyor.

Elbette her kamu kurumu sahip olduğu bilişim altyapılarına ait kendi güvenlik önlemlerini alıyor. Ancak devletlerin bu bireysel güvenlik yapılarını standart bir yapıya oturtmaları, bu yapıların tamamını tek bir noktadan denetleyerek ülkeye yönelik siber saldırıları tespit etmeleri ve karşı önlemleri almaları günümüz devlet politikaları arasında önem kazanmaya başlayan konulardan.

Her ülkenin farklı bir e-Devlet bilişim alt yapısı var. İncelendiğinde temel iki yapının söz konusu olduğunu görüyoruz. Bunlardan ilki her kurumun kendi veri merkezini ve ilgili servisleri barındırdığı yapı. Söz konusu yapıda e-Devlet projesi münferit kurumların servislerinin tek bir noktadan verildiği bir portal konumunda yer alıyor. Buna alternatif yapı ise konsolidasyon üzerine kurulu. Bu yapıda ise devlet sağladığı tüm bilişim hizmetlerini adedi çok aza indirgenmiş veri merkezlerinden veriyor.

Hangi yapı söz konusu olursa olsun, amaç devlet geneline yapılan siber saldırıları ortaya çıkartmak ve karşıt önlemleri almak. Bir örnek vermek gerekirse, bir ülkenin tarım ile ilgili bir kurumuna yapılan hedefli bir siber saldırı ilgili kurum tarafından tespit edilerek önlenebilir. Ancak, bir devletin tarım ile ilgili birkaç kurumuna eş zamanlarda, birbirleri ile bağlantılı kaynaklar tarafından gelen bir saldırı seti söz konusu ise durum değişecektir. Aynı önem bağlantılı kaynaklardan bir devletin farklı kurumlarına yönelen bir saldırı durumunda da söz konusu olacaktır.

Bu noktada devlet olarak her bir kamu kurumunun sahip olduğu bilincin üzerinde bir ortak siber güvenlik bilinci ve istihbaratı oluşturulması gerekliliği doğmaktadır. Oluşturulacak bir üst komuta merkezi tüm kamu kurumlarından ortak bir biçemde alacağı güvenlik istihbarat bilgisini, iç ve dış siber güvenlik istihbarat kaynaklarından alacağı bilgilerle birlikte bir iş zekası çözümü ile yorumlayarak devletin genelini ya da belirli bir kısmını adresleyen bir siber saldırı olup olmadığı ile ilgili analiz yapacaktır.

Bu iş zekası çözümüne veri sağlanması, kurulan e-Devlet modeli ile farklılık göstermektedir.

Dağıtık yapıya sahip devletlerde, komuta merkezine veri iletilmesi ile ilgili bir standart belirlenerek bu iletime uygun saldırı tespit sistemleri tüm devlet kurumlarında konuşlandırılma yoluna gidilmekte. Temel olarak her bir kurum internet üzerinde işlem yaptığı bant genişliği ile orantılı olarak önceden belirlenmiş birkaç şablondan birisi kurum altyapısına entegre ediliyor. Bu sayede hem tüm kurumlar kendi siber güvenlik sistemlerine sahip oluyorlar, hem de bu sistemlerden üretilen bilgiler, devlet tarafından belirlenen ortak bir standartta komuta merkezine iletilerek burada bir arada analiz edilebiliyor. Bu yapıda her bir kuruma uygulanan çözüm nispeten basit olmakla beraber çok noktanın yönetimi aşılması gereken bir güçlük.

e-Devlet projelerini az sayıda veri merkezinde bir araya getirmiş yapılarda ise senaryo daha farklı. Buralarda, daha az sayıda merkezin yönetilmesi ve bu merkezlerden veri toplanması söz konusu. Ancak bu yoğunlaştırılmış veri merkezlerinin internet ile yaptığı yoğun iletişim göz önüne alındığında, buralarda yapılacak siber saldırılara yönelik analiz için oldukça güçlü ve karmaşık sistemlere ihtiyaç duyuluyor.

Her durumda devlet eliyle toplanan ve devlet kurumlarına yönelen saldırılara ait bilgiler, küresel güvenlik istihbaratına sahip gerek özel, gerekse açık kaynaklı diğer istihbarat bilgileri ile birlikte harmanlanarak konusunda uzman danışmanlar desteği ile devlete ait bir siber güvenlik stratejisi oluşturmakta kullanılıyor. Bu sayede e-Devlet yapıları, süregelen siber savaşta açıkta duran hedefler olmaktan çıkıp akıllı koruma stratejileri ile donatılmış güvenli çözümler olarak hizmet vermeye devam edebiliyor.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek CeBIT Life Magazine 2013 1. Sayı'sında yayınlanmıştır.

11 Ekim 2013

Hırsızın Da Biraz Suçu Var (Post PC #01, Haziran 2013)

Günümüzde en değerli varlık bilgi. Hali ile siber suçlu dediğimiz insanlar bizlerin ve çalıştığımız kurumların bilgilerini ele geçirmek için seferber olmuş durumdalar. Bu suçluların hedef aldıkları alanlardan bir tanesi de mobil cihazlarımız; bu cihazların üzerinde bulunan ya da bu cihazlar vasıtası ile erişebilecekleri veriler ilgilerini çekiyor. Mobil cihaz güvenliği ile ilgili yapılan araştırmaların neticeleri ise akla bir Nasreddin Hoca fıkrasını getiriyor.

İster mobil, isterse başka bir cihaz olsun, siber suçlulara karşı güvenlik sağlamak öncelikle cihazınızın bir güvenlik sorunu olduğunun farkına varmakla başlıyor. Mobil cihazlarda bu oran çok düşük; dünyada kullanılan mobil cihazların ancak %12’sinde mobil cihaz güvenlik ürünleri kullanıldığı tahmin ediliyor. Cihazlarımıza bu tarz bir yazılım yüklemeyerek mobil cihaz güvenliği konusunda ilk hatamızı yapmış oluyoruz.

Ucuz ya da bedava yazılım kullanmak adına mobil cihazlarımızın işletim sistemlerini “kırmak” da çok sık yapılan bir hata. Bugün iOS kullanan cihazların %30’dan fazlası Jailbroken durumda. Android tarafında ise root uygulanmış cihaz sayısı çok daha yüksek. Yasal olmayan uygulama dağıtım kanalları ve potansiyel olarak kasıtlı açıklar barındıran işletim sistemleri, siber saldırganlarımızın ekmeğine yağ sürüyor. 2013 sonunda dünya üzerinde yaklaşık 1 milyon zararlı Android uygulaması bulunacağı tahmin ediliyor.

Yüklenilen uygulamanın ne yaptığını sorgulamamak da yine kullanıcı tarafından yapılan en büyük hatalar arasında. İndirilen uygulamaya bir an önce başlamak adına ekrana gelen her mesaja olumlu yanıt vermek adetten. Yapılan deneylerden bir tanesinde, “bu program sizin cihazınıza size sormadan uygulamalar indirip çalıştıracaktır, onaylıyor musunuz?” sorusuna “olur” cevabı verenlerin sayısı daha “olmaz” diyenlerden daha yüksek.

Bu başlıkları okuyunca da aslında şu sonuca varmak mümkün: Mobil cihazlarınıza zararlı yazılımların bulaşmasının en temel nedeni aslında bizzat sizsiniz.

Her 3.5 saniyede Android işletim sistemini hedef alan yeni bir zararlı üretiliyor. Buna Java, HTML gibi ortak platformları hedef alan zararlıları da eklediğinizde ortaya çıkan resmin pek de iç açıcı olmadığını siz de fark edeceksiniz.

İlk başta da belirttiğim gibi, zaten en önemlisi bu farkındalığı yaratmak. Bu yazıda bahsedilen hataları yapmayıp, mobil cihazınıza güvenilir bir üreticiye ait mobil güvenlik yazılımı yüklediğinizde, siz de üzerinize düşeni yapmış olmanın rahatlığı ile “Hırsızın hiç mi suçu yok?” diyebilirsiniz.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 1. sayısında yayınlanmıştır.

Nereden, Nereye? - Bölüm 4: Can Sıkmaktan Paraları Çarpmaya (Dört Köşe #12, Ağustos 2013)

Virüs denen meretle tanışmamız 1980’li yılların sonlarına denk gelir. Ekranda bir noktayı pinpon topu gibi dolaştıran Ping-pong, DOS ekranındaki karakterleri aşağı döken Cascade, Vienna, AIDS, vb. bir sürü varyetesi ile epeyce canımızı sıkmıştır o zamanlar. Dosyalara bulaşır, yok boot sector’ü bozar, işin yoksa temizle dur.

Yıllar içinde başlı başına bir endüstri haline geldi bu virüs işi. Virüs kavramı yerini zararlı yazılım kavramına terk etti; zararlı yazılım dediğinizde virüs, solucan, Truva atı vb. bilgisayarınıza zarar verebilecek pek çok çalıştırılabilir kodu içeren bir kavramdan bahsediyor oluyorsunuz.

Adına her ne derseniz deyin, bu zararlı yazılımlar bilgisayar sistemlerine zarar vermekten öteye gidemiyordu. Sizin canınız sıkılıyor, işiniz aksadığı ya da veri kaybettiğiniz için maddi zarara da uğruyordunuz ama... Virüsü yazanın bundan maddi bir çıkarı olmuyordu. Yarattığı yaygaranın kendisine getirdiği şan ve şöhret vardı; o şan ve şöhretle büyük firmalara kapağı atanlar da oldu ama o kadar.

Aradan geçen 25 yıl zararlı kod üreten insanların varlığını değiştirmese de bu kişilerin profilini oldukça değiştirdi. Bugün zararlı bir yazılım üreten çoğu siber saldırganın temel amacı yarattığı kod üzerinden doğrudan para kazanmak. Bunu yapabilmek için de eserlerini eskiden yaptıkları gibi olabildiğince yaymak yerine tam tersi bir strateji güdüyorlar. Ürettikleri kod ne kadar bilinmez kalırsa o kadar daha iyi.

İki farklı para kazanma stratejisi söz konusu. Ve ne gariptir ki fiziksel hırsızlık teknikleri ile büyük benzerlikler gösteriyor.

İlki çok kişiden küçük meblağlar yürütmek üzerine kurulu. Yankesicilik bir nevi. Saldırgan burada sürümden kazanıyor ama elde edebildiği kazanç hiç de yabana atılabilecek bir meblağ değil. Bu konuda da mobil cihazlar ve sosyal medya çok rağbet gören saldırı alanları. Bedavaya indirilen uygulamalar mobil cihazlar üzerinden ücretli SMS’ler atarak, aramalar yaparak geniş kitlelerden ufak meblağları saldırganın erişebileceği kaynaklara iletebiliyorlar. Yıl sonuna kadar 1 milyonun üzerinde vadettiği işi yapmak yerine mobil cihazı siber saldırganların kontrolüne verecek yazılım oluşacağı tahmin ediliyor.

Bir diğer strateji ise tek hamlede voliyi vurmak. Müze hırsızlığı deyin buna da. Amaç çoğu zaman kurumsal bir sisteme yerleşerek olabildiğince uzun süre bu sisteme erişim hakkını elinde tutmak. Bu sayede kurum içi para edecek sayısal bilgileri rakip kurum, ülke vb. alıcılara pazarlamak yoluyla milyonlarca dolar kazanmak mümkün. Apple’ın ya da Samsung’un bir sonraki cep telefonu tasarımını ele geçirdiğinizi düşünsenize? Ya da bir bankanın, bir kamu kurumunun veritabanı yöneticisi haklarını?

Saldırganların stratejilerinin değişmesi ile birlikte savunma bacağında da yeni stratejilere ihtiyaç duyuluyor. Daha önce bilinen zararlı yazılım imzalarını eşleştirme ile yapılan yöntemler tek başına yetersiz kalıyor. Artık bilinmeyen, ama sisteminize girdiğinde sağı solu kurcalayan, bir yerlere bir şeyler kopyalamaya çalışan kod parçacıkları aramanız lazım. Kapılarınızı kilitlemeniz yeterli değil; evin içine bir de kamera sistemi kurmanızda fayda var.

Bilgi ve bilişim güvenliği endüstrisi ürün ve çözümlerini bu alana doğru konumlandırdılar çoktan. Ama pek çok başka alanda da olduğu üzere burada da konu donanım ve yazılımlardan çok bunları yöneten kişilerde ve bu konuyla ilgili verilecek uzman danışmanlık hizmetlerinde sonuçlanıyor. Sonuçta saldıran bilişimi kullansa da insan. O yüzden bu konuda biriken deneyimler ile silahlandırılmış savunma odaklı birimlerin oluşturulması gerekiyor.

Tabi dövüş sporlarında olduğu gibi, savunma tekniklerini öğrenirken saldırmayı da öğreniyorsunuz. Artık, “en iyi savunma saldırıdır” deyip siz de birilerinin sistemine dalar mısınız; orası size kalmış. Günün sonunda bir zamanların virüs kurbanı olmaktan, bir siber suç üstadına dönmüş bulabilirsiniz kendinizi.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Telekom Dünyası'nın 132. sayısında yayınlanmıştır.

Mobil İşletim Sistemleri’nin Görünmeyen Yükselişi (Dört Köşe #08, Nisan 2013)

Tablet bilgisayar ve akıllı cep telefonları kullanımı ile yaygınlaşan mobil işletim sistemleri, aslında tasarlandıklarından çok daha büyük işler peşinde koşuyorlar bu aralar. Gözlerini diktikleri yeni hedef gömülü işletim sistemleri olarak bilinen alan; yani halk tabiri ile içinde “beyin” bulunan cihazlar.

“Bilgisayarlı tomografi”, “yol bilgisayarı” gibi içinde bilgisayar kelimesi geçen cihazlardan tutun da, medya oynatıcı, POS cihazı gibi barındırdığı işlemciyi daha da gizli tutan cihazların hepsi netice itibarı ile birer bilgisayar sistemidir. Yakın geleceğe kadar her biri kendine has işlemciler ve işletim sistemleri barındıran bu cihazlarda da, çoklu hareketin verdiği esneklik ve standardizasyon adına daha popüler işletim sistemleri arayışına geçildi. Bu arayışın altındaki temel unsurlardan bir tanesi elbette işletme maliyetlerinin azaltılması. Sonuçta özel bir işlemci üzerinde çalışan endüstriyel bir işletim sisteminin dilinden anlayan, bu platform için uygulama geliştirecek birisini bulmak için elinizde kandille aramaya çıkmanız lazım. Oysa bu platform bildik bir şey olsa, kime olsa çözdürürsünüz işinizi.

Cihaz tabanlı işletim sistemi konusunda liderliği sessiz sedasız Microsoft götürdü aslında uzun süre. Bugün CNC tezgahı, el terminali gibi pek çok cihaza baktığınızda Windows CE ya da Windows Mobile işletim sisteminin varlığını görürsünüz. IP kamera pazarında da pek çok Windows tabanlı cihaz çalışır durumda. Sonuçta Windows’dan yaygın platform mu bulacaksınız; sokaktan birini çevirseniz iyi kötü bir şekilde anlar dilinden.

Arkasında iddialı bir üretici ve sağlanan çok ciddi bir dokümantasyon olsa da Windows Mobile’ın da kısıtları yok değil. Burada da yine belirli bir işlemci ailesinin ve kaynak kodu elinizde olmayan bir işletim sisteminin limitleri dahilinde oyun oynayabiliyorsunuz. Bu cümlenin takipçisi olarak da haliyle akla Linux geliyor. Ve şimdilerde de Linux hareketinin daha ufak sikletli takipçisi, Android.

Elinizde kaynak kodu olan bir işletim sistemi bulununca, işlemci, platform vb. dertler oldukça azalıyor. Herhangi bir mikroişlemci ve etrafındaki çevre birimleri için Android tabanlı bir işletim ortamı oluşturmanız mümkün. Bunu yapacak personel bulma konusu da çok dertli değil; piyasada bugün oldukça yüksek sayıda Android geliştiricisi bulabiliyorsunuz. Üstüne üstlük, mikro platformlarda performansı arttırmak için Android üzerinde gereksiz sürücü, servis ve kütüphaneleri oluşturduğunuz platforma dahil etmeme lüksünüz var.

Bu sebepten olsa gerek, bugün her bir şeyin Android’lisini bulmanız mümkün. Saat, medya oynatıcı, oyun konsolu, fotoğraf makinesi, masaüstü telefon gibi ev kullanımına yönelik olanlar bir kenara dursun, PoS cihazları, Barkod tarayıcılar gibi endüstriyel cihazlarda da kendine yer buldu Android. Dünyanın önde gelen otomobil üreticilerinden ikisi araç bilgisayarlarında Android kullanma projelerini duyurmuş durumda.

Tabi ki Microsoft da boş durmuyor. Motorola Solutions, Intermec, Honeywell, Ingenico ve Bluebird gibi endüstriyel pazar liderlerinin desteğiyle birlikte Windows Embedded 8 platformunu 2013 başında duyurdu. Android platformunun “topluluk gücü”ne karşı Microsoft’un “kurumsal gücü” yine geliştiricileri alternatifleri değerlendirme noktasına getiriyor.

Hangi çözüm sağlayıcısının neyi seçeceği kendilerinin vereceği ticari bir karar tabi. Ancak şu görülüyor ki, endüstriyel sistemlerde cihaza özel, kapalı mikro kodlar yerlerini mobil işletim sistemlerine bırakıyorlar.

Bu geçiş bir anlamda bilişim camiasının da işine geliyor. Bahsi geçen cihazların hepsi birer IP istemcisi olduğu için bu cihazların yönetimi ve güvenliğinin sağlanmasında kişisel bilgisayar tabanlı cihazlarda kullanılan mekanizmalar devreye girebiliyor. Ancak söz konusu cihazların sayısının artması ve bu cihazlarda kullanılan işletim sistemlerinin de ortak güvenlik açıklarına sahip olması kurumsal bilişimin çözmesi gereken önemli konulardan birisi haline geldi.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Telekom Dünyası'nın 128. sayısında yayınlanmıştır.