06 Ekim 2014

450 km.mi? Hıh...!

İstanbul'da Emre'yi aldığım her sabah "450 km.mi? Hıh...!" etiketiyle bir fotoğraf çekiyoruz Emre ile. Hemen hemen aynı poz, aynı mekan. Ama benim de, daha da önemlisi Emre'nin de gözünde aynı heyecan, aynı ışıltı.


Çok zor uzak olmak. Haftada iki gün görüşmek zaten zordu, şimdi bir de uzaklığın zorluğu girdi. Artık "evimiz"de olamamanın, dışarıların zorluğu girdi.

Yine de Allah'a şükür, imkanlarım müsait, her hafta sonu gidebiliyorum İstanbul'a. Tüm sevenlerimiz sağolsun, bir sürü evlerimiz var şimdi İstanbul'da da.

Tek amacım, o fotoğraflarda Emre'nin yüzündeki ışıltıyı söndürmemek. Sönmediğini görmek için de her hafta çekiyorum. Her hafta koyuyorum Facebook'a.

Ve sağ olun. O fotoğrafların altına güzel sözler yazıyorsunuz. Beni ayakta tutuyor. Ne kadar değerli, inanın anlatmak zor.

Eylemlerimiz sürecek.

08 Eylül 2014

Yaz Bitti!

Başlarken duyduğum heyecanı hatırlıyorum da, bittiği günkü hüznüm kadar yoğundu.

Zaten yaz mevsimini severim. Yok, eksik oldu, yaza bayılırım. Mavi gökyüzü, pırıl pırıl güneş, sıcak... Öyle bakmayın, evet, soğuk olacağına sıcak olsun. Gölgede kıpırdamadan dur (hele Ankara gibi kuru yerde) hiçbişey olmaz.

Sadece o kadar değil tabi. Rengarenk giysiler, sokakta insanlar cıvıl cıvıl. Şort ve de t-shirt, bitti, o kadar. Ne güzel.

Sadece o kadar da değil tabi. Emre! Canım oğlum! 15 Haziran - 15 Temmuz benle. Sonra, Şeker Bayramı'nda da benle. Ve hatta 1 Ağustos - 31 Ağustos gene benle.


Neler yapmadık ki? ODTÜ Vişnelik Yaz Kampı'na gitti ben işteyken. Ben hiç bu kadar eğlendiği bir yer bilmiyorum Emre'nin. Her sabah koşa koşa gittik, her akşam gülerek döndük. Akşamları yemekler, balıklar, etler, salatalar... Dut! Alabildiğimiz her akşam dut aldık.

Hafta sonları sitede havuz. Yaz Kampı'nda aldığı derslerin de desteği ile yüzüyoruz artık. Atlamanın zaten piriydik. O bambaşka bir keyif.

Bir hafta Alanya'ya herbişey dahil otele gittik. Orada da yüzmenin dibini gördük, dövme yaptırdık, Captain Jack Sparrow ve papağanı ile oynadık, maymun Mike ile fotoğraf çektirdik, Japon restoranında kendimizi suşiye vurduk. Denzi yatakları, dünya kupası, Messi forması... Açık büfenin Emre tarafından keşfi.

Ankara'ya dönüş ve gene keyifli günler. Lego ustası olduk; çeşit çeşit Lego'yu odada, salonda, balkonda, bulduğumuz her yerde yaptık.

Kesikköprü Barajı maceramız var arada. Can ve Cem Amca'ların (Donald Amca'nın yeğenleri değiller ne yazık ki) balık tutamayışlarına eğlendik gölün üzerinde motorla dolaşırken.

19 Temmuz Dünya Fenerbahçe'liler Günü'nü Fenerbahçe tesislerinde kutladık.

Şeker Bayramı'mız şeker gibiydi. Ailemizin Ankara'da kalanlarını ziyaret ettik. Ve tabi, sonrası havuz. Gezme. Bi daha havuz.

1 Ağustos'ta da kaptırdık dedemizin Çeşme'deki evine. 15 gün oradaydık. Kumlara gömüldük, derin denizde gerçekten yüzdük. Akülü araba, midye dolma, bahçe sulama, karadut şurubu, dolunay doğuşu, Dost Pide, Manzara Cafe... derken tükettik o tatili de.

Ve Ankara'da bir 15 gün daha. 31 Ağustos sabahı kahvaltıdaydık ailecek. Ne zamandır görüşmeyen bir sürü insan bir aradaydı.

Bütün yazı sarmaş dolaş, öpe koklaya, her saniyesini doya doya geçirdik. Belki de hayatımın en güzel günleriydi.

31 Ağustos akşamı annesine bıraktım Emre'yi.

Annesi İstanbul'a taşınmış. Emre'yi de alıp gitti.

Yaz bitti.

Başlarken duyduğum heyecanı hatırlıyorum da, bittiği günkü hüznüm kadar yoğundu.

iDon (Post PC #16, Eylül 2014)

Giyilebilir teknolojiler diyoruz da, asıl teknoloji bizim için yeni giysi oldu.

İnsanı hayvandan ayıran bileşenlerden bir tanesi de giysi. Malumunuz başka hiçbir canlı türü giysi giymiyor. Biz niye giyiyoruz; bunu 21. yüzyıl için tartışmak manasız muhakkak da, kökeninde soğuktan korunma ihtiyacı olduğu bir gerçek. Ama giysi bizim için öyle bir hal almış ki artık, ihtiyaçtan değil, usulden giyiyoruz. Yoksa şu sıcak yaz günlerinde hiçbirimizin o giysinin korumasına ihtiyacımız yok; hatta üste para verip sadece mayoyla kalabileceğimiz tatil beldelerine göç ediyoruz.

Teknoloji, hele ki iletişim teknolojisi için de benzeri geçerli değil mi sizce? Telefonun varlığı elbette iletişim ihtiyacını gidermek için ama bugün öyle bir hal aldı ki meret, yanınızda olmadı mı çıplak hissediyorsunuz kendinizi. Hele ki akıllı telefonlarda konuşmanın yanı sıra da her bir iletişim içini yaptığımız için durum iyice vahimleşiyor. Telefonunuz ne kadar akıllı siz o kadar kuşanmış. Ama unuttunuz mu bir yerde; ha telefonsuz kalmışsınız ha donsuz.

Giysinin getirdiği başka şeyler de var bir yandan. Tüylerimiz dökülmüş mesela ihtiyaç kalmadığı için. Estetik olarak güzel tabi ki de, işlevsel olarak soğukta giysisiz kaldınız mı dondunuz demektir. İletişim cihazları için de durum benzer. Ben mesela aklımda kimsenin numarasını tutmaz oldum. Yolları öğrenmiyorum artık; Yandex buluyor bana. Beynimizin de bazı tüyleri dökülmeye başladı bu telefonlar yüzünden.

Akıllı fotoğraf makineleri, akıllı buzdolapları derken akıllı saatler, akıllı gözlükler gibi giyilebilir akıllı cihazların da geldiğini gördük. Nike akıllı ayakkabıdan bahsediyor. Artık teknolojiyi her iki anlamda da giyiyoruz; hem giyilebilir teknolojiler kullanarak sözcük anlamı ile hem de medeni varlığımızı tamamlayan, giysi benzeri bir öğe olarak.

Her iki giyme anlamını ortak bir potada nasıl eritirim diye düşünürken bir fikir buldum. Madem kendimi telefonsuz çıplak hissediyorum, yeni akıllı teknolojimizin adı akıllı iç çamaşırı. Akıllı iç çamaşırı sayesinde evden çıkarken iletişimimizi unutmaya son. Karşınızda (altınızda?) iDon.

Yine de bunun yanında bir de telefon taşımakta fayda var. “Abi benimkinin pili bitti, seninkini kullanabilir miyim?” türü durumlar ile başa çıkması çok kolay olmayacaktır. Bir de, her bir aktiviteyi Facebook’a filan atmaması tercih sebebi tabi ki.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 16. sayısında yayınlanmıştır.

Afiyet Olsun (Post PC #15, Ağustos 2014)

Akşam iş çıkışı okuldan, eski şirketten, şuradan, buradan birileriyle buluşup yemeğe gitmeye karar verdiniz. Kapıdan girdikten sonra olanlara bir bakalım.

Yer seçtikten sonra oturdunuz ekipçe. Daha menü gelmeden cep telefonları çıkarılıp masanın üzerine konuldu. Fotoğraflar çekildi, check-in yapıldı, son bi mail kontrol ya da her neyse işte. O sırada menüler geldi, şöyle bir açıldı ya da açılmadı, ama lafa dalındı, telefonla bişeyler daha yapıldı; Foursquare’den nesi meşhur diye bakıldı filan. Garson geldi o sırada, siparişinizi alacak. Adamcağız daha ağzını açamadan “Wireless şifresi ne?” diye masadan karşı saldırı yapıldı garsona. Genellikle mekanın telefon numarasını içeren o yaratıcı şifre size söylendi; belki de sizin ricanızla bizzat garson tarafından telefona girildi. “Karar verdiniz mi?” sorusunu sormaya hak kazandı artık ama sorunun cevabı tabi ki “hayır”. Ama size yardım etti çocuk, onun hatırına şööööyle bir bakırken menüye ya biri aradı ya da Whatsapp’tan bişey düştü. Sayfa açık gene telefonla oynarken tekrar gelen garsona ayıp etmemek için o sayfadan ilk gözünüze kestiğinizi söylediniz artık. Yahu, salatanın içinde de kuşkonmaz varmış; sevmem ki ben… Neyse.

Ara sıcaklar vb. yavaştan geliyor artık. Hemmen önümüzde yemeklerle, birbirimizin ağzına çatalla lokma verirken resimler çekilmeye başlandı. “Dur, dur ben de bakıcam”, “ayy gözüm kapalı çıkmış”, “garson bey bi de benim telefonla çekseniz noolur”, “benimkiyle çek asıl benimki 41 Megapiksel” aşamaları yaşanmak zorunda, yoksa yemeğin bereketi kaçar. Eh, çekilenleri Facebook’a, Instagram’a yüklemek için de biraz mesai harcandı da, bu sefer de yemeğin sıcağı kaçtı. Hadi benimki salata (niye salata söylediysem) bişey olmaz ama et, vb. söyleyenlerinki buz oldu, bi daha ısıtıp getirseniz. Yeniden ısınan yemeğin de tadı kaçtı ama olsun. Hadi afiyet olsun.

Yemeği yerken de gözümüz telefonda. Tweet attık o kadar, hashtagler; Face’ten Like’lar geldi, yorumlara anında cevap yazmamız lazım. İki çatal yemek, bir lokma ekmek, bir yudum su, bir Face. Rahmetli anneannem bana öyle öğrettiydi; sonuncusu hariç tabi. Neyse, yemek de bitti, çekeceğimizi çektik, cevaplarımızı verdik, mutluyuz, karnımız da tok, sosyal medyamız da.

Şimdi hesap zamanı. Hesap gelene kadar mail gelmiş mi filan diye de bi bakayım. Şuna da bir cevap yazayım dedim de kart şifresi diye telefonun pin kodunu girdim o arada, sarı tuş mu geri alıyordu?

Ayrılık zamanı. Hoşçakalın millet. Masadan kalkarken SMS yazdığım için garsonu görmeyip adama çarpıp elindeki kahveyi üstüme dökmem dışında çok keyifliydi. Uzun zamandır birlikte olmamıştık, çok iyi vakit geçirdim ben şahsen, tıpkı eski günlerdeki gibi.

(Amerika’da bir restoran aynı menüyü sunmasına rağmen, 2004 yılında müşterilerinin kapıdan girip çıkma süresinin ortalama 1 saat 5 dakika olduğunu, 2014’te ise bu sürenin 1 saat 55 dakikaya uzadığını güvenlik kameralarının görüntülerine dayanarak tespit etmiş.)

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 15. sayısında yayınlanmıştır.