08 Temmuz 2014

Beynimizi Buluta Taşırken (Dört Köşe #23, Temmuz 2014)

Geçenlerde Telekom Dünyası WEB sitesinde bir operatörümüzün Türkiye’de kullanıma sunduğu SIM kartları ile LTE teknolojisinin bulunduğu ülkelerde 4G mobil internetin faydalarından nasıl yararlanabildiği konusunda bir haber okudum. Tamam, biliyoruz, 3G’nin üstü de, vakit ayırıp da şu 4G ne menem bir şeymiş diye araştırma fırsatı bulmamıştım; gün bu gündür diyerek şöyle bir daldım internet alemlerine.

Bana sayma, sizlere okuma eziyetine girmeyeceğim pek çok teknik detay da var da, tabi en öne çıkan bant genişliği konusu oluyor. 3G şebekeleri için 7.2 Mbps olarak duyurulan teorik indirme bant genişliği 4G teknolojisi ile 60 Mbps’ye yükseliyor. Gerçi uygulamada bu rakam 12 Mbps civarında gözlense de yine de inanılmaz bir bant genişliği. Mobil veri şebekeleri bundan 10 yıl öncenin kablosuz yerel ağ performanslarını yakalamış, şu an evlerimizde kullanılan bakır telli geniş alan teknolojilerini misliyle geçmiş durumdalar.

Teknolojik olarak yapılan ilerlemeleri takdirle karşılamamak elde değil ancak bu teknolojik ilerlemelerin insan zihnine olan etkisi beni düşündürüyor.

Bundan 20 yıl önce eşin, dostun, komşunun, marketin filan, her bir yerin telefon numarasını ezbere bilirdim. Şimdi oğlanın annesinin, babamın bir de mesai arkadaşımın telefonu dışında hiçbir telefon numarasını bilmiyorum. Elbette 20 yıl önce 26 yaşındaydım, B12 vitamini filan türü konularla muhatap değildim, bunlar da başka etkenler de, kendimde asıl gözlemlediğim şey artık bilmek zorunda olmamam. Nasılsa telefon rehberimde kayıtlı; o da bulutta bir yerde benim adıma tutuluyor. Telefon silinse bile bi kullanıcı adı, bi şifre, hoop hepsi yerli yerinde.

Sonra bir de şu arama motoru olayı var. Artık hiçbir şeyi aklımda tutmakla uğraşmıyorum. Bir bilgiye ulaşmam gerektiğinde, cepten yazıveriyorum Google’a, hemen geliyor ne hatırlamak istiyorsam. Her veri bulutta bir yerde duruyor nasıl olsa. Bu günlerde 3G hızında geliyor maşallah, yakında 4G hızında daha da bir kolay erişir olacağım aradığım verilere.

“Ne bileyim, Yandex miyim?” diye bir reklam sloganı var; senin bir şey bilmene gerek yok, boşuna aklını doldurma, biz arar buluruz diye mesaj veriyor açıkça. Zaten Yandex ve Google sayesinde Telviye Teyze’nin “simitçiyi geçince sağa dön” şeklindeki yol tarifi bile yalan oldu; bulut üzerinden sağlanan en güncel haritasıyla ve hatta fotoğraf görüntüsü ile gitmek istediğiniz yere ulaşabiliyorsunuz.

Radyo mu? O da tarihe doğru gidiyor. Artık legal ya da illegal müzik indirmeye de gerek kalmadı; bulut üzerinden talep ettiğim anda istediğim şarkıyı, albümü dinleyebildiğim servisler var. Ve mobil şebekeler de bunların gereksinimlerini son derece başarılı bir şekilde yerine getirebiliyor. Geçen ay Ankara’dan Eskişehir’e sadece 3G şebekesi üzerinden Spotify dinleyerek gittim geldim; tık demedi. 4G hızlarına geçince video da sorun olmaktan çıkacak.

Güncel hayattan örnekleri geçelim, bilişim odaklı baktığınızda daha da uygulama özel örnekler vermek mümkün. Masa üstü sistemler için birinci depolama bileşeni olan hard diskler Dropbox, SafeSync gibi teknolojilerin kullanımı ile artık aslı bulutta duran verilerin yerel önbelleği konumuna düşmüş durumdalar. Ha, bu önbellek mobil ağ teknolojileri ile ceplere de indi. Siz benden GB’lık dosya isteyin, ben telefondan hallederim Wi-Fi filan da olmadan.

Daha önce de yazdığım gibi iletişim teknolojilerindeki gelişmeleri heyecan ve beğeni ile takip ediyorum. Ancak yaşamımız üzerinde sadece kolaylaşmak sözcüğü ile ifade edemeyeceğimiz bir farklılaştırıcı etkisi de söz konusu. Bizler ve yaşam tarzlarımız üzerinde yarattığı dönüşüm iyiye doğru mu, kötüye doğru mu diye bir yorum yapmak zor. O yüzden gelişen iletişim teknolojileri bizi ve beynimizi buluta taşırken her şeyi oluruna bırakıp yaşayarak görmekten başka yapacak bir şey yok.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek Telekom Dünyası'nın 143. sayısında yayınlanmıştır.

Merkür Geri Gidiyor (Post PC #14, Temmuz 2014)

Şimdi, ben pozitif bilimin insanıyım; böyle şeylere inanmam. Ama şerefsizim oluyor. Tesadüf artık.

Gerçi birkaç gündür elimizi neye attıysak olmamasından anlamalıydık. Sadece benim değil; şirketteki diğer arkadaşların da başında benzer şeyler dönüyor. Kerem’in Fujitsu dizüstü bilgisayarının ekranı gözümüzün önünde gitti; 2 sanyiye önce pırıl pırıl gösteren bilgisayar simsiyah. Eski bilgisayardı, normaldir dedik. Kerem gitti yeni bilgisayar aldı. Windows 8.1 yüklü. Termal yazıcının sürücüsü sevmedi 8.1’i. Hadi Windows 7 yükleyelim dedik. Yahu, yeni bilgisayarlar bi garip; BIOS’ta Boot Order diye bişey yok. Forumlara girdik çıktık; bilmemne güvenlik ayarlarından bişeyleri açtık kapattık, bulduk boot order’ı. Makine DVD’den boot etmez. Acaba DVD mi bozuk dedik (ki bizzat Microsoft Store’dan alınmış orijinal DVD’dir kendileri), başka DVD yazdık, yok, ı-ıh. Bootable USB hazırladık. Tüm portlar USB 3.0, Windows 7’de built in driver’ı yok çalışmaz. Çıldır. Ha, ne olduğunu anlamadık, DVD’den boot etti, yükledi işletim sistemini en nihayet. Bu sefer başta ethernet olmak üzere hiçbişey driver’ı çalışmıyor. USB portlar da kaput. Bildiğiniz CD’ye driver yazıp (ki onu da ikinci yazdığım CD’yi okudu) aleti internete bağladık. Herbi şeyin driver’ını indirdik. Yüklemez. Driver Genius, DriverPack solution filan. Yemedi. Üç gündür kurulamadı alet.

Ve bu sabah… Dün gece sağlam kapattığım kendi bilgisayarım, “ben boot edecek disk görmüyorum Murat’cığım” buyurdu. Hakikaten, BIOS’tan baktık, yok gözüküyorlar. Bir tarafımız iyi niyetle “konnektör gevşemiştir” dedi ama GESTAY+B uygulamama rağmen alet çalışmamakta ısrar etti. USB’den de harici bağladık. Sizlere ömür.

Yarına acil sunum var. Gittik paşa paşa yeni disk aldık. Sonrası daha da facia. MacBook Pro benimkisi; USB’den Windows 7 boot ettirmek gerekir. Her zaman 10 dakkada hazırladığım Win 7 USB’si olmaz. “Error reading ISO file” yedik bir. Sonra “no space on target drive” buyurdu; 8 GB’lık USB bellekte. Çıldıracağım; gecenin 10’u oldu hala makinayı boot edemedim.

Ha bu arada, 4 aydır maaşallah ne güzel interneti var dediğimiz ofisin interneti de yerlerde sürünüyor. O yüzden geldim evde halletmeye çalışıyorum. Mel mel Windows 7 SP1 inmesini beklerken aklıma esti. Etrafta astrolojiye meraklı arkadaşlar var; onların geyiklerinden biliyorum. Merkür’ün geri gitmesi diye bir olay var; o periyotta başta elektronik cihazlar olmak üzere herbişey bozuluyor, veriler kayboluyor filan. Açtım Google’ı ve baktım. Evet, o dönemdeymişiz.

Hayatta inanmazdım da ne yalan söyleyeyim, daha önce de benzer bir facialı dönemi yaşadığımda da beni uyarmışlardı bu konuda. Ben inanmam; hala da inanmayı reddediyorum ama…

Resmen geri vitese takmış Merkür; hatta olsa geri 2’ye atacak.

Her neyse, siz bu satırları okuduğunuzda bu dönem kapanmış olacak; 30 Haziran sonmuş. Ha, bunun bi 15 gün de gerileme sonrası dönemi var; akşamdan kalmalık gibi bişey sanırım o da, bu dönemde de hayat çok güzel olmuyormuş da, yine de atlatmış olacağız.

4 Ekim’de yenisi başlıyor. Fala inanmayın ama falsız kalmayın. Söylemedi demeyin.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 14. sayısında yayınlanmıştır.



06 Haziran 2014

I'm Not A Number... (gerçekten mi?)

Başlamadan
Özellikle sonlara doğru örnek olarak kullandığım "numara"lar... Alınmayın, gücenmeyin; kimseye laf sokmak, hınç ifade etmek, kızmak için değil yazdıklarım. Sadece yaşadıklarımı, hissettiklerimi anlatmak istedim. Eminim ki başka yerden bakınca ben de aynı durumdayım. Buyrun...


- We want information...information...information!
- Who are you?
- The new Number Two.
- Who is Number One?
- You are Number Six.
- I am not a number; I am a free man!
- Muhaha ha ha ha haa (burada yazmakla olmaz, doğrudan "hadi canım" gülüşü; şuna tıklayıp dinleyin!)

Lise yıllarında ilk kez dinlediğim Iron Maiden'in Number Of The Beast albümünün 3. şarkısı The Prisoner'ın başında yer alan bu diyaloğun 1967 İngiliz yapımı The Prisoner dizisinin jeneriğinden alıntı olduğunu çok daha sonra öğrendim. Dizi Türkiye'de de bi ara oynamış ama ben kaçırmışım. Daha sonra 2009 yapımı yeniden çekimini izledim (başrolde şimdilerde John Reese olarak bilinen Jim Caviezel oynar; tavsiyemdir). Sonra da bunun orijinali nasıl ola ki deyip eskisini de tamamladım. Dizi güzel (her ikisi de kendi dönemi çerçevesinde tabi), ama yine de bu replik benim için The Prisoner şarkısının girişi olarak yer etmiştir.

Tüm diyaloğun en çok anlam ifade eden kısmı da gülme faslından hemen önceki "- I am not a number; I am a free man!" cümlesidir bana göre. Yine lise yıllarında okuduğumuz Aldous Huxley'in bilim kurgu kitabı Cesur Yeni Dünya'da (Brave New World) anlatılan, bireylerin kişiliklerini kaybettikleri, kalıplaştırıldıkları bir dünyaya isyanın ifade edilişidir benim için. Zaten The Prisoner dizisinin de temalarından biridir bu.

Tabi, biz ne kadar isyan edersek edelim, 21. yüzyıl ile birlikte gelen ve kitlelerin kolay yönetimi, otomasyon hizmetlerinin basitleştirilmesi gibi olumlu yönleri de konuşulabilecek bir düzen sonunda hepimiz devletlerimiz tarafından birer numaraya indirgendik. İlk önceleri filmlerde gördüğümüz Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının kullandığı Sosyal Güvenlik Numarası'nın Türkiye uyarlaması olan T.C. Kimlik Numarası bugün hayatımızın vazgeçilmez bir parçası. Devlet dairesinde, bankada, nerede işlem yapacak olursanız olun lazım bu meret. İstesek de istemesek de kurumlar için hepimiz 11 haneden ibaret bir numarayız artık.
WEB'den buldum, doğru mu acaba?

Yeni nesil hayatlarının başından beri olan bir standart olarak kanıksamış vaziyette bu numara işini. Bizler de eskisi kadar genç ve asi olmadığımız için kabullendik artık. "Devlet için bir numara olabiliriz belki ama kendi özel yaşantımızda birer bireyiz" diyoruz için için.

Acaba öyle mi?

Yakınlardaki bir yazımda cep telefonumdaki ve bilgisayarımdaki rehberler ile olan mücadelemden bahsetmiştim. Kimi birbirinin aynı, kimi geçersiz binlerce numarayı derleyip toparlamakla epeyce bir uğraştım uzun lafın kısası. Bu uğraşı sırasında hali ile rehbere eklenmiş her kişi, hatıraları ile birlikte geldi geçti aklımın içinden.

Yıllar önce yediğim içtiğim ayrı gitmeyen üniversiteden arkadaşım; en az beş yıl olmuş telefonla görüşmeyeli. Silmeye kıyamadığım.

İş sebebiyle tanıştığım ama sonra çok iyi dost olduğum o kişi... Bir akıl istemek için en az 3 kere aradım geçenlerde, açmadı; muhtemelen sonrasında da ayıp ettiğini düşündüğü için o aramıyor. Kızgınım kerataya ama anlamıyor da değilim. Yine de dursun rehberde.

Akrabamdır ama çok da sevmem. Görmesem olur ama yine de kan bağı var; o da dursun bir kenarda.

Eski personelim; şimdi uzman çavuş oldu, kim bilir Türkiye'nin neresinde? Bir daha görür müyüm, arar mıyım; o beni bulur mu? Kim bilir?

İş vesilesiyle tanışılanlar, yazlıktan arkadaşlar, havaalanında beklerken sohbet edilenler, benim eski berber (düşünün ne kadar eski)... Bir zamanlar tanınmış olanlar, numarasının bulunmasında fayda olanlar, şunlar, bunlar...

Dününü ayıkladıktan sonra... Nedir bu insanlar benim için bugün diye tartıyorum?

+90 (xxx) xxx xx xx

"I'm not a number..."

Üzgünüm. Ben devlet değilim ama benim için sadece birer numara olmuşsunuz. Bir şekilde...

Kimlik Bunalımı (Post PC #13, Haziran 2014)

İlginçtir ki, her şeyi şirketin kiralayarak kullanımımıza verdiği yeni araba tetikledi. Araba üzerinde bluetooth bir telefon bağlantısı var; onu kullanayım istedim. Rehber gözüküyor gibi arabadaki ekranda, şirket arkadaşlarımı işaretledim sık kullanılanlar listesi için, sıra geldi aileye. Kız kardeşim tamam ama babamı bir türlü bulamıyorum rehberde.

“Tetikledi” sözcüğünü bilerek seçtim; aslında epeydir farkındayım iPhone’daki rehberimin çıfıt çarşısına döndüğünün. Oysa ben iletişim bilgilerini güncel ve düzenli tutmak konusunda oldukça da hassasımdır. Burada sayamayacağım belirli standartlar şeklinde saklanır Outlook’taki Adres Defteri’mdeki kayıtlar. Ama işin içine telefon girince düzen şaştı. iPhone’daki Linkedin’miş Facebook’muş türü uygulamalar da sahip oldukları kimlik bilgilerini rehbere ekleme seçeneği veriyorlar. E, ben de her an herkese erişebilmeliyim, arayanın resmini de görebilmeliyim ya, açıyorum o özellikleri hep.

Sonuç facia. Telefonumdaki kontak sayısı 3000’in üzerinde. Muhtemelen o yüzden de arabadaki rehber uygulaması bi yerden sonra almıyor artık diye düşündüm. Sonrası da başka bir eğlence oldu.

Temizliğe Outlook’tan başlamaya karar verdiğimde ilk kafa karışıklığımı yaşadım. Burada 1854 kişi gözüküyor. Kalan 1000 küsur adam nerede, hiç fikrim yok. Yine de bir yerden eyleme geçmek lazım; büyük bir azimle yaptığım temizlik sonrası 1253’e inmiş durumdayım. Gittim iPhone’dan Facebook ve Linkedin ayarlarını da kapattım. Ama hala telefonda 2305 kişi var. Outlook’la olan irtibatı da kestim. Bir anlığına 0 kişi gördüm rehberde.

Bu noktadan sonra beklentim, Outlook’la ilişkiyi açıp 1253 kişiyi görmek ve de rahat etmekti. Ama öyle olmadı. 2493 diye, daha önce hiç görmediğim bir rakam ile baş başayım şu an. Sonradan keşfettim ki, Outlook üzerindeki Linkedin konnektörü benim 1240 Linkedin kontağımı da alıyor ve illa onları da iPhone’a senkronize ediyor.

Denklemi çözdüm içim rahat. Babamın ismi de çıkıyor arabada artık ama hala ne nereden geldi de rehbere oturdu, tam vakıf değilim.

Bir anlamda iyi kimlik bilgilerinin sosyal medya tarzı bulut nesnelerinde tutulması; sizin müdahalenize kalmadan sürekli güncelleniyor. Ancak çok bilgi kirliliği yaratıyor arkadaş; ben anlıyorum Yıldıray Gökkaya ile Yildiray Gokkaya’nın aynı olduğunu ama aletler için durum farklı. E, telefonunu +90 diye giren var, 0 diye giren var, o 0’ı hiç koymayan var… Netice aynı adamdan 3-4 oluyor rehberde. Arayacaksın; seç beğen.

Rehber seyreltme eylemlerim sürecek ve de sürmeli. Yeni dostlar edinerek rehber kabartma eylemlerim de paralelinde devam ediyor çünkü. Elimde bunca kimlik bilgisi, bir yerden sonra bunalıma yol açıyor; bizzat şahidim.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 13. sayısında yayınlanmıştır.