07 Mayıs 2014

Metin Tabanlı İletişim Adab-ı Muaşereti (Dört Köşe #21, Mayıs 2014)

İnsanoğlu her icat ettiği iletişim yöntemi ile birlikte bu iletişimi düzenleyen kurallar koymaya çalışmış. Bu kuralların bazıları iletişimin teknik boyutlarını düzenlerken, bir kısmı da içeriğin iletilmesi ile ilgili oluyor. Teknik kuralları işletmeci ve denetleyici kuruluşlar belirlerken, içeriği düzenleyen kurallar toplumlar tarafından zaman içinde oluşturuluyor. Konusu geçtikçe gülümsetir beni; telefonun ilk kullanıma alındığı yıllarda bir bay ile bir bayan görüşeceklerse, hanımefendi ses çıkarana kadar beyimiz beklemek durumundaymış. Şimdinin “Alo”suna gelene kadar kim bilir daha ne yollardan geçilmiş.

Bugün içinde yaşadığımız sayısal dünyanın bizlere sunduğu iletişim olanaklarının en yaygın kullanılanlarından bir tanesi de şüphesiz ki metin tabanlı iletişim olanakları. Hepimiz SMS, anlık mesajlaşma, e-posta, web sayfaları, bloglar gibi yöntemlerle kendimizi ve düşüncelerimizi metin tabanlı olarak ifade ediyoruz. Elbette bu yöntemlerin de hem teknik düzenlemeleri yapıldı, hem de kendince içerikler oluştu. Türkçe’nin bilinen hiçbir lehçesinde “Mrb” ya da “Nbr?” diye sözcükler yokken bu harfleri SMS ta da anlık iletilerde görünce şaşırmıyor, e-postalarda biraz yadırgamakla birlikte idare ediyor ama bir blogda görünce yadırgıyoruz. Yine de sokakta karşılaştığımızda, ya da telefonla görüşürken birbirimize asla bu şekilde hitap etmiyoruz.

İşin içine bir şekilde kendi benliğimizden bir şey katmadığımız zaman sadece sözcükler değil farklı olarak kullandığımız. İfadelerimiz, kurduğumuz cümleler de epey farklılık gösteriyor karşımızın yüzüne bakmadan iletişim kurarken. E-postalarda, anlık mesajlarda normalde karşımızdakinin yüzüne karşı asla sarf etmeyeceğimiz şeyler yazabiliyoruz. Karşınızdakini görmezken; hatta aslında karşınızdaki sizi görmezken atıp tutmak kolay oluyor muhtemelen.


Maalesef iş her zaman sadece atıp tutmakla da kalmıyor. Gerçek hayatta kendini ifade etmekte zorlanan pek çok kişi bu metin tabanlı ortamlarda gerçeği yansıtmayan, rahatsız ve taciz edici iletişimlere başvuruyorlar. Bu iletişimler öyle noktalara gelebiliyor ki, basit kızgınlık ifadeleri ya da şakalar olarak başlayan iletiler siber taciz ve siber zorbalık denilen kavramlara kadar geliyor.

Bir kişiye kızgınlığınızı dile getirdiğiniz bir e-posta, karşınızdakinin size cevap vermesi, sizin ona tekrar cevap vermeniz derken bir bilişim suçu olarak görülen siber taciz metnine dönüşebiliyor; işin hukuksal boyutu var. Hele bir de çoğunlukla çocuklar ve ergenler ile özdeşleştirilen siber zorbalık kavramı var ki, bugün tüm dünya için önemli bir sorun olarak görülüyor. Elektronik cihazlar aracılığı ile kurulan iletişim yöntemleri ile karşıdaki kişiye olan kötü düşüncelerin ifade edilmesi, cinsel taciz, şantaj, hakaret gibi eylemleri içeriyor siber zorbalık kavramı. Ben hiç bilmezdim mesela, “nefret sayfası” diye bir şey varmış. Bir kurban seçilip onu aşağılayıcı ifadelerle dolu bir web sayfası ya da blog yapılıyor. Hatta arzu edenlere de ek içerik ile o kişiyi kötüleme imkanı sağlanıyor. Ya da bunu sosyal medyaya yayıyorsunuz. Daha neler, neler. Siber zorbalık yüzünden hiç de azımsanamayacak sayıda genç psikolojik sorunlar yaşıyor; ucu intihara kadar giden örnekler de var maalesef.

Kötü niyetle yapılanın durumu elbette farklı ama kendimize hep şunu sormalıyız, “karşıma çıksa bu kişi, aynı ifadeleri yüzüne karşı da söyler miydim?” Ya da benim şu anki durumunda, “bu yazıda yazdıklarımı herkesin karşısına çıkıp ta anlatır mıydım?”

Unutmayalım ki, metin tabanlı iletişimin çok güzel de bir özelliği var. Bu sorulara verdiğimiz yanıta göre, yazdıklarımızı düzeltme, testiyi kırmadan önleme fırsatı da veriyor bize.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Telekom Dünyası'nın 141. sayısında yayınlanmıştır.

05 Mayıs 2014

Zamanın Durduğu Yer

Bugün 5 Mayıs 2014. Bu sefer de kısmet oldu gelmek kazasız belasız. En son 29 Ekim 2013 sabahı ayrılmıştım buradan; neredeyse 6 ay olmuş. Balkondan oturup da manzaraya bakınca sanki zaman hiç geçmemiş gibi. Üç aşağı, beş yukarı aynı görüntü tam 29 yıldır.

Gözlerimi dikip de bakınca karşı kıyılara, zaman buralara uğramıyor gibi geliyor. Kısa bir anlığına dahi olsa unutuyorum dün olanları, yarın bekleyenleri. Sadece şu an burada olmanın mutluluğu basıyor üstüme. Ve kim bilir, kaçıncı kez aynı pozu çekiyorum, önümde Boyalık koyu, balkondan manzara.

Balkondan manzara, 2014 version #1
Poz aynı ama pozu çeken fotoğraf makineleri değişti zaman içinde. 35 mm. film kullanan makinelerden dijitallere geçti önce. Son birkaç senedir cep telefonu ile çekmek yetiyor bana.

Ve tabi sadece makineler değil o değişen. Makineyi tutan eller de değişti. Ben manzarayı seyrederken, on yedi yaşında bir yeni yetmeden kırk altı yaşındaki bu adama geçişi seyretti bu manzara da. Kafamda kaç kişiler, ne düşünceler, ne beklentiler, ne ümitler gördü burası. Çok uzağa gitmeden bakıyorum, geçem Ekim’de geldiğimde hayatımda kimler vardı, kiminle Facebook’tan saatlerce mesajlaşıyordum, kimi özlüyordum, kime kızıyordum diye. Emre dışında hiç biri kalmamış neredeyse. Bu son altı aysa, 29 yılı düşünüyorum bir.

Sonra tekrar kafamı kaldırıyorum ve önüme bakıyorum. Deniz hafif dalgalı, tatlı bir rüzgar esiyor. 6 ay önce de böyleydi, 1 yıl önce de… 5 yıl, 10 yıl, çok yıl önce de. Manzaraya bakınca, zaman durmuş gibi geliyor sanki.

Zaman bir yanılsamaysa, ben burada yanılmak istiyorum. Bir de aklımı, kalbimi, kendimi yanıltabilsem.

29 Nisan 2014

80’lere Dönüş (Post PC #12, Mayıs 2014)


Bizim ergenlik dönemimizde, yani 80’ler dediğimiz zaman diliminde, haliyle internet filan yoktu. Müzik dinlemek için kaset ve pikap, haber okumak için gazete, ilgilendiğiniz konu üzerinde gündemi takip etmek için de dergi kullanırdınız. Artık ilgi alanınıza göre, bazıları hala yayın hayatına devam eden Blue Jean, Hey, Elele, Bilim ve Teknik gibi süreli yayınlar bizler için olmazsa olmazlar arasındaydı.

Teknolojik olarak PC sonrası bir dönemde olabiliriz ama
insan doğası hala PC öncesi dönemdeki davranışlarını
tekrar ediyor.
Furyayı kim başlattı tam olarak bilemiyorum ama o zamanın dergileri de bir ara test kavramına saplandılar. “Duran Duran gurubunun hangi üyesisin?”, “Hangi mevsimsin?” filan türü testleri bu dergilerin her birinde, haliyle içeriğine uygun olarak bulabiliyordunuz. Testi derginin üzerinde mürekkepli kalemle işaretleyerek sizin salim kafayla aynı testi yapmanıza engel olan kardeş ya da arkadaşımıza sevgilerimizi iletirdik hep.

Aradan 30 yıl geçti; o günlerle mukayese edecek olursanız bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. Gerek müzik, gerek haber, gerekse de ilgi alanlarımızla ilgili her bir şey elektronikleşti; internetten edinilir oldu. Ama insanın huyu değişmemiş olsa gerek ki bu aralar gene test furyası başladı. “Hangi mitolojik yaratıksın?”, “Hangi Marvel kötü karakterisin?” ve hatta “Tarihin hangi dönemisin?” gibi web üzerinden tıklanarak yapılan testler bu ara ortalığı kasıp kavuruyor.

Tükenmez kalemle işaretlenmediği için iz bırakmayan, tek tıkla sonuçlarınızı sosyal medyadan cümle alemle paylaşabildiğimiz bu testlere bakınca, bir kez daha açıkça görüyorum ki, hangi devir olursa olsun insanoğlu aynı. Kullandığımız cihazlar, teknolojiler gelişiyor ama sonunda bambaşka şeylerle, bambaşka şekillerde aynı şeyleri yapıyoruz. İletişim kuruyoruz, kendimizi ifade ediyoruz, haber alıyoruz, müzik dinliyoruz, dans ediyoruz, oyun oynuyoruz… Seviyoruz, seviliyoruz, birbirimize kaprisler yapıyoruz, mektuplar yazıyoruz, kavga ediyoruz… Test çözüyoruz.

Sadece devirlere göre farklı ifade ediyoruz hayatı; cilalı taş, tunç çağı, PC sonrası diye.

Tabi, yaptığımız şeyler aynı olsa da, güne ve gündeme uygun hareket etmek de insanlığın gereklerinden. O yüzden elektronik aletler ve bilişim teknolojilerinde de eskimiş kalıpları bir kenara koyup güne ve geleceğe uygun yatırımlar ve yapılara geçmek lazım.

Eh, bu noktada da dergimizin WEB işletmenlerine çağrıda bulunuyorum. Lütfen günümüz modasına uyun ve “Hangi teknolojik dönemsin?”, “Hangi HWP kapağısın?”, “Hangi ekran kartısın?” vb. testleri web sitemizde hizmete sokun.

Ben geçen “Hangi HWP yazarısın?” testine girdim, Ersin Akman çıktım.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 12. sayısında yayınlanmıştır.

28 Nisan 2014

Tribute Albümleri Sevmiyorum

Geçen arkadaşların Facebook sayfalarından gördüm, Ronnie James Dio'ya saygı sunmak adına This Is Your Life diye bir tribute albüm çıkarmışlar. Ekip oldukça sağlam, Anthrax, Metallica, Rob Halford, Scorpions, Doro, Glenn Hughes filan (daha birsürü var da, yormayın beni, yukarıdaki Wikipedia linkinde var hepsi) baya bi ünlü metalci bir araya gelmiş.

Çaldıkları şarkılar da hep sevdiğimiz şeyler. Eh, hal böyle olunca Spotify'ı açıp bir dinlemek farz oldu.

Buyrun, siz de dinleyin This Is Your Life'ı.

Çalanların, söyleyenlerin ellerine, ağızlarına sağlık. Ama yine de bir gerçeği değiştirmediğini gördüm bunun; ben tribute albümleri sevmiyorum.

Nedeni çok basit; o sevdiğim şarkıyı bildiğim hali ile duymayı istiyorum. Tam beklediğim bi yerde gitar girmiyor, davul vurmuyor. Ses başka.

Yanlış hatırlamıyorsam Ritchie Blackmore ile yapılan bir röportajda konserlerde çok rahat sololar atmasına karşın stüdyoda neden bu kadar stresli olduğu ile ilgili bir soru sorulmuştu. Abinin cevabı hoşuma gitmişti. "Konserde attığım soloyu insanlar duyup geçecek; oysa stüdyoda çaldığım hali binlerce insanın kafasına kazınacak" gibi bir açıklaması vardır. Ha, işte o kafasına kazınan adamlardan birisi de benim. İlla orijinali olacak.

Konser kayıtlarına da benzer sebeple çok sıcak bakmam. Keza cover olayı da aynı kefede.

Bu tribute alerjime tek bir istisna vardır, o da A Tribute To ABBA'dır. Gene muhtelif metalci tayfasının bir araya gelerek ABBA şarkıları çaldıkları albümü sevebilme nedenim olarak adamların zaten orijinallerinden tamamı ile alakasız bir aranjman ile farklı bir tını ortaya çıkartmaları olduğunu düşünüyorum.

Maalesef A Tribute To ABBA yok Spotify'da.

Herkesin kendi zevki tabi; saygı duymak lazım. Ama ben klasik ezberciyim; bildiğimden şaşmayayım.

Buyrun, tam ben bunları yazarken fonda Spotify üzerinden açtığım Edguy'un Space Police - Defenders of The Crown albümünden Falco'nun Amadeus'u çalmaya başladı.Tarz farklı ya, bu hoşuma gidiyor işte.