09 Nisan 2014

Pasaport Kontrolünü Geçtikten Sonra

Maalesef insan bazı şeyleri yaşayarak öğreniyor. Bugün İstanbul Atatürk Havaalanı'nda başıma gelen de bu türden bir olay.

Bir güvenlik seminerinde konuşmacı olarak Atina'ya gidiyorum. Allah şirketimizden razı olsun, şirket kredi kartı diye bir icadımız var. Seyahatlerimizde yaptığımız harcamaları bu kart ile yapıyoruz. Uçak, otel zaten seyahat acentesi tarafından ayarlanıyor. Ama taksidir, ufak tefek alışveriştir, haliyle cepte bir miktar da avro olması lazım. Var Garanti Bankası'nda avro hesabım; avro veren bir Paramatik bulmak yeterli.

Her paramatik avro vermiyor gerçi ama, havaalanlarındakilerde var. Ben de o rahatlıkla geldim Atatürk Havaalanı'na. Dış hatlar terminaline girdim, harç pulumu aldım. Pasaporttan geçtim. Ve para çekmeye niyetlendim...

Nedendir bilinmez, Atatürk Havaalanı'nda pasaport kontrolünü geçtikten sonra ATM yok! Bir tek HSBC Lounge'ın girişinde var bir ATM ama o da bizim kartlara ortak nokta muamelesi yapıp avro vermiyor; tek seçenek TL.

Pasaport kontrolünden yeniden geçmek te her zaman yemez!
Pasaport kontrolünden önce var Garanti, onu biliyorum. Ama onun için food court'un oradan geri çıkmanız gerekiyor. Yurt dışı harç pulunuz damgalandığı için yenisini almak lazım. Bi daha pasaport kontrol. Gözüm yemedi.

Anlayacağınız kaldım avrosuz; Yunanistan'a ayak basınca oradan kredi kartından çekeceğim.

Aman aklınızda bulunsun. Nakit çekecekseniz yurtdışına çıkarken, pasaport kontrolünden önce unutmayın.

Meraklısına; Atina için kapı gene 504. Detaylar için bkz. Atatürk ve Venizelos.

06 Nisan 2014

Yeni Dünya’da Çocuklarımızı Bekleyen Tehditler - Siber Zorbalık

Dün, (05 Nisan 2014) Ankara Üniversitesi Geliştirme Vakfı Özel Okulları'nın davetlisi olarak velilere yönelik Yeni Dünya’da Çocuklarımızı Bekleyen Tehditler - Siber Zorbalık başlıklı bir sunum yaptım. Beni layık görüp davet eden ve bu fırsatı veren okul yönetimine öncelikle çok teşekkür ediyorum.

Hepimiz okul çağlarında elimizden gofretimizi alınması, harçlığımıza haraç kesilmesi, bizi şahsen hor gören, küçük düşüren davranışlara maruz kalma türü badireler atlattık. Halen de değişen birşey yok. Daha önce bu tür davranışlar okulumuz, mahallemiz ve konu komşumuzla sınırlı kalıp bir şekilde bu çevre içinde çözülebilmekteydi. Oysa şimdi internete bağlı bilgisayar, cep telefonu, oyun konsolu vb. cihazların çocukların eline düşmesi ile bir anda potansiyel çevre tüm dünya nüfusu haline gelmiş durumda. Çocuklarımızın kiminle, ne şekilde iletişim kurduğunu net olarak bilebilmek mümkün değil.

Çocukların istismar edilmesi yolu ile kredi kartı, kimlik bilgisi türü şeylerin çalınması işin nesnel boyutu. Ancak bilişim teknolojileri kullanarak hakaret, aşağılama, cinsel taciz türü olayların çocuklar ve ergenlik çağındaki gençler üzerinde yaratabileceği travmalar çok daha önemli ve ciddi boyutlarda. Bu tacize maruz kaldığı için intihar etmeye kadar giden 18 yaş altı çocukların sayısı oldukça yüksek.

Konuyla ilgili internette pek çok kaynak var. Her yaştan çocuğu olan ebeveynlerin bu konuda muhakkak dikkat etmesi, çocuklarının siber zorbalığa maruz kalabileceği ya da siber zorbalık yapıyor olabileceği ile ilgili bilinçlenmesi şart.



Yaptığım sunumu da belki faydalanan olur diye buradan paylaşmak istiyorum.

Evlerinizden uzak ama akıllarınızın bir köşesinde olsun siber zorbalık konusu.

04 Nisan 2014

Araba Sevdası (Post PC #11, Nisan 2014)

Alacağımdan değil de, pek çok hemcinsim gibi ben de arada sırada otomobil üreticilerinin web sitelerinde dolanıyorum. E, hazır almayacağım, o yüzden gezindiğim siteler de biraz kalbur üstü markaların siteleri oluyor çoğunlukla.

Yazıyı okumadan ekteki resme bir bakın ve
aklınıza ilk ne geliyor kendinize itiraf edin;
sizce neyin kataloğundan alınmıştır bu resim?
Geçen de yolda görüp beğendiğim için Audi A3 Sedan neymiş, ne değilmiş diye bir bakayım dedim. Flash’la hazırlanmış siteler çok ilgimi çekmiyor, o yüzden direk katalog başlığı altından pdf dosyasını indirip bakmaya başladım. Motordu, koltuktu, LED fardı derken… Ekteki resmin de olduğu sayfa ile “nooluyoruz yahu” oldum.

Efendim, araba 8 mobil cihaza kadar “hotspot” görevi görüyor (dört kişi ikişer cihaz hesabı sanırım), arkadaş e-postaları, SMS’leri okuyor, Facebook’a ve Twitter’a (Twitter özelliği ülkenizin hükümet politikasına göre farklılık gösterebilir; bu metnin yazıldığı an itibarı ile o iş yaş) bağlanıyor. Hani, aynı ikonları ve yazıları araba broşüründe görmesem, tek başına bakınca bir tablet ya da hadi hadi bilemedin yeni nesil fotoğraf makinesi filan ilanı zannederim.

E tabi, bu olgunun Audi ile sınırlı kalmadığını idrak etmem de çok vaktimi almadı. Renault R-Link, Mercedes Mbrace, BMW ConnectedDrive gibi eşdeğer birçok sistem mevcut başka üreticilerde de. Hele ki “Ford, araba içi sistemlerde Microsoft’tan Blackberry’ye geçiyor” başlıklı okuduğum haber beni iyice düşünmeye sevk etti. Yahu kardeşim, hani, bu cümleyi “Goodyear’dan Michelin’e geçiyor” diye yazsanız yadırgamayacağım da, araba üreticisinde bir işletim sistemi savaşı kavramını sadece bilincim kabulleniyor; bünyem değil.

Otomotiv sektöründe her şey ilk önce otobüs ve kamyon gibi ticari sistemlerde başlar. Bu araba içi internet işi de farklı değil. Aslında yıllardır internet’i olduğunu söyleyen (pek düzgün çalışanına denk gelmedim ama olsun) şehirlerarası otobüslere bindik. Yine de, özellikle ABD’de kamyon taşımacılığında internet üzerinden online yük bilgisi, yakıt yönetimi ve hatta ERP ve CRM sistemleri ile entegrasyon çok sıradan bir hale gelmiş.

Bizim A3 şimdilik anca bu olur.
Biz yine bireysele dönersek, araba almaya kalkınca yakıt tüketimi vb.den sonra bi de internette ne numaralar çevirebildiğine de bakmak gerekecek artık. Benim bir sonraki beklentim bu meretlere Spotify, iTunes tarzı bir şey entegrasyonu olur. Böylece radyo, CD vb. dertlerden de tamamı ile kurtulmuş oluruz. Hele arka koltuğa da bir şekilde Marvel Avengers videosu aktarabilirsek, oğlanla her yere rahat rahat gidilir valla. Çok da dert değil gerçi, hotspotmuş madem, veririm eline iPad’ini; Dragon City’de ejderhalarını besleye besleye Çeşme’yi buluruz biz baba oğul… da, bi yerden böyle bir arabayı alacak parayı denkleştirmek lazım.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 11. sayısında yayınlanmıştır.

PC Sonrası Dönem (Dört Köşe #20, Nisan 2014)

İtiraf ediyorum ki bu aralar işler yoğun. O yüzden gündemi kendiliğinden takip edemiyorum pek; oturup özel olarak vakit ayırmam gerekiyor. Bu işi de genelde Telekom Dünyası ve diğer yazı yazdığım dergilere yazımı yollamadan hemen önceye denk getirmeye çalışıyorum ki olabildiğince güncel şeyler yazabileyim. Tahmin edeceğiniz üzere internetten teknoloji sayfalarında bir tur ile bu işi hallediyorum.

Bu turlar neticesinde dikkatimi çeken bir konu bilişim medyasının ana sayfalarında artık neredeyse bilgisayarlarla ilgili haberlerin çıkmaması. Hani, ilgili bölümlerde “şu işlemci çıktı, feşmekanca ekran kartı” diye bir şeyler var ama manşet haberleri iki farklı alana odaklanmış gibi.

Bunlardan birincisi akıllı alet edevat. Hem bireysel, hem de kurumsal alanda her bir şeyin içinde bilişim barındıran türevleri gündemde.

Bu işe en önce dahil olan alet telefon oldu. İlk çıktıkları 1990’lı yılların sonundan beri cep telefonları ilgi odağı olmayı hiç kaybetmediler. Şu son zamanlarda elimizden düşmeyen ve her bi işi yapabilenler başlı başına bir sektör haline geldi. Hatta tablet diye bir kavramı bu telefonlar yarattı; kronolojik açıdan bakarsanız tablet dediklerimiz ilgili üreticilerin akıllı telefonlarının büyük ekranlı ama telefon özelliği olmayan modelleridir. Derken saatler piyasaya çıktı. Gözlükler yolda. Ayakkabılar, şapkalar, şemsiyeler… Buzdolapları, televizyonlar, bebek kameraları… Bireysel ve ev kullanımına yönelik hemen her bir şeyde bir miktar bilişim var.

Kurumsal kullanım derseniz de, konu Bilgisayarlı Rot Balans kavramını çoktan aştı. IP kameralar, kartlı geçiş sistemleri, akıllı ısıtmalar… Hap şeklinde yutularak endoskopi yapabilen kameralar, boru hattı sızıntı denetleyicileri, araç takip cihazları… Hangi sektöre bakarsanız bakın, bilişim teknolojisi kullanan ama kişisel bilgisayar olmayan cihaz ve çözümlerin konuşulduğunu göreceksiniz.

Gerek kişisel, gerekse kurumsal teknoloji sayfalarında öne çıkan ikinci odak konusu ise açıkça görüleceği üzere iletişim teknolojileri. Sayfalar dolusu 4G teknolojileri, kablosuz iletişim, fiber internet haberleri önünüze çıkıyor teknoloji haberi yayınlayan kaynaklarda.

Bilişim dünyasının alet edevat ve iletişime odaklanması, 1999 yılında MIT bilim adamı David D. Clark tarafından isim babalığı yapılan PC Sonrası Dönem’in (The Post-PC Era) geldiğini bize söylüyor. Clark, bu dönemi servislerle dolu bir ağda farklı türden cihazların bulunduğu bir ortam olarak tanımlamış. Kendi ifadesi ile, saatler ve tost makineleri de dahil herşeyin internete bağlanabildiği, bilişim işlemlerinin esas olarak özelleştirilmiş bilişim cihazları ile yapıldığı ve verinin sabit diskler yerine merkezileştirilmiş barındırıcılarda servis olarak sağlandığı bir dünyayı PC Sonrası Dönem olarak tarif ediyor.

Terime popülerlik kazandıran 2007’de iPhone ve iCloud lansmanlarında bu terimi yoğun olarak kullanan Steve Jobs olmuş. Ancak Clark’ın bu öngörüsünün Başta Bill Gates olmak üzere 1999’dan beri Microsoft yöneticileri tarafından da yoğun ilgi gördüğü biliniyor. Şirketlerinin gelecek yatırımlarını bu öngörüye göre yönlendirenin de sadece bu iki firma olmadığını bugün açıkça görüyoruz; içinde yaşadığımız bilişimli dünya tam da Clark’ın tarifine uymuş durumda.

Bu noktada gerek özel sektör, gerekse kamunun bilişim stratejilerini de bu öngörü ile değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Hepimizde şimdiye kadar alışageldiğimiz masaüstü tabanlı yapıyı koruma muhafazakarlığı var; bu bir gerçek. Ancak geleceği kurgulayacak yatırımları yaparken, geçmişin safralarından kurtulmamız ve gelecek döneme bakmamız gerekiyor.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Telekom Dünyası'nın 140. sayısında yayınlanmıştır.