11 Mart 2015

Bir “Büyük Veri” Yazısı Da Benden Olsun (Dört Köşe #31, Mart 2015)

Kulakları çınlasın, bugünlerde büyük bir sistem entegratörü firmada teknoloji gurubu lideri olan arkadaşımla sohbet ediyorduk 3 sene kadar önce. “Büyük Veri’nin geleceği konusunda ne düşünüyorsun?” diye sorduğumda “tabi dosyalar çok büyüdü artık, Blu-Ray diskler filan, dosya sistemleri bunlarla baş edemiyor” gibi bir cevap vermişti. Çok bozuntuya vermeyip geçmiştim; 2012 başları pek çok insan için İngilizce’si Big Data olan Büyük Veri kavramının yeni yeni duyulmaya başladığı zamanlardı.

Aslında Büyük Veri için bu tarz algıda olanların haklı da bir mazereti de var. Hangi firma Büyük Veri hakkında bir sunum yapmaya kalksa, ilk başta “efendim son 2 yılda bilmem kaç zettabayt veri üretildi; her gün şu kadar exabayt veri üretiliyor” gibi bir yansı üzerinden muhabbete başlıyor. E, gerisini dinlemezseniz de aklınızda kalan tek konu saklama büyüklüğü oluyor.

Elbette ki nicel büyüklük de Büyük Veri kavramını oluşturan niteliklerden bir tanesi. Ancak depolama alanının büyüklüğü üzerinden yapılan hesapların gözden kaçırdığı bir şey var. 1 dakikalık video verisi bundan 5 yıl önce standart çözünürlükte 5 MB tutuyorduysa bugün yüksek çözünürlüğün yaygınlaşması ile 25 MB tutuyor. Ama o veri hala 1 dakikalık video; işlev olarak içerdiği bilgi çok da farklı değil.


Veri Hacmi olarak saydığımız bu niteliğin yanı sıra Veri Çeşitliliği, Veri Hızı, Veri Değişkenliği, Veri Doğruluğu ve Veri Karmaşıklığı kavramları bir araya gelerek Büyük Veri’yi oluşturuyor. Yıllardır veri yönetiminde kullandığımız veritabanı sistemleri ile Büyük Veri’yi ayırt eden özellikler bunlar.

Düşününce bu saydığımız altı öğenin de varlığı bizi çok da şaşırtmıyor. Veri Hacmi’nin depolama kapasitesinden bahsettik; ancak tekil veri adedinin artışı ile ilgili neredeyse hiçbir bilgi yok. Bu da aslında biraz Veri Çeşitliliği’nden kaynaklanıyor. Özellikle Nesnelerin İnternet’i kavramının hayatımıza girmesi ile adının başında “akıllı” sıfatı taşıyan her cihaz, endüstri, sağlık vb. sektörlerde kullanılan özel amaçlı cihazlar, internet üzerinde veri üretme konusunda her biri sosyal medya canavarına dönüşmüş biz insanlara eşlik ediyor.

Üretilen verilerin hızı, Büyük Veri ile yapacağınız çalışmalara yön veriyor. Ancak bu kadar çok veri üreten olduğunda aynı obje için birbiri ile uymayan veriler olabiliyor. Veri Değişkenliği dediğimiz de bu zaten. Bir de üretilen verinin gerçekten ölçülen, gözlemlenen değerler olduğunun garanti edilmesi lazım. Veri Doğrulu’ğunun sağlanması yapılacak analizin doğruluğunda önemli bir faktör.

Elde edilen tüm bu verilerin depolanması, birbiriyle ilişkilendirilmesi gibi nizam-intizam işleri de Veri Karmaşıklığı yönetimi ile sağlanıyor.

Özellikle veri yönetimi üzerinde iş yapan teknoloji firmaları Büyük Veri kavramı ile ilgili yaptıkları pazarlama çalışmaları ile bu konuyla ilgili farkındalık ve pazar oluşturma çabasındalar. Çoğu kurumsal yapı da bu rüzgarla konuyla ilgili yatırım hazırlıkları yapıyor.

Yine de bazılarının kaçırdığı bir nokta var sanki. Büyük Veri kavramı da Sanallaştırma gibi bir şey aslında. Tek başına pek bir anlamı yok. “Herkes Büyük Veri projesi yapıyor, ben de yapayım” yaklaşımı ile yola çıkılan pek çok proje zaten kurum elinde bulunan mevcut veri yönetim sistemlerine farklı bağlantı noktalarından veri aktarmaktan öteye gidemiyor. Bu da zaten zor yönetilen kurumsal veri kaynaklarını iyice çorbaya çeviriyor.

Ancak adını koyduktan sonra da size verdiği gerçekten çok tatminkar Büyük Veri teknolojilerinin. Sayısız kaynaktan elde ettiğiniz veriler ile güvenliik, müşteri yönetimi, ürün yönetimi, karar destek uygulamaları gibi alanlarda kurumsal yapıların verimli adımlar atmasında önemli bir stratejik araç.

Aslında her proje ve teknoloji için söylemek de mümkün bunu, ancak Büyük Veri üzerinde de bıçağı doğru tutarsanız ekmek kesiyorsunuz. Yanlış tutarsanız, Allah korusun.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Telekom Dünyası'nın 151. sayısında yayınlanmıştır.

Her Şey Birbiriyle Bağlantılı... (Post PC #22, Mart 2015)

İş sadece PC’lerin yerini mobil cihazların almasının çok ötesine aslında. Internet’li aletlerin dünyasına girdik bile.

Bundan yaklaşık 1.5 yıl önce Yıldıray’dan bana Hardware Plus’ta bir köşe yazma teklifi geldiğinde şöyle bir düşündüğümü hatırlıyorum. Zaten o günlerde yazı yazdığım ve kurumsal bilişim ile ilgili deneyimlerimi paylaştığım bir dergi vardı. Açıkçası Hardware Plus’ın hitap ettiği kitleye de çok yakın hissetmiyordum kendimi. Oyun, donanım, cep telefonu filan… Aramın çok iyi olduğu şeyler değildir; daha önce de bahsettim bunlardan. Bir yanım “boş ver, teşekkür et gitsin” diyor, bir yanım da “işte sana kendinle mücadele edebileceğin bir fırsat” diye bastırıyordu. Yıllardır sahip olduğum disiplinler hakkında ahkam kesmek yerine farklı bir bilişim döneminin öykülerini yazmaya çalışmaya karar verdim. Neticede Post PC köşesi oluştu.

Herhangi bir konuya farklı bir biçimde bakmaya başlayınca aslında çoktandır var olan ama fark etmediğiniz şeyler olduğunu fark edebiliyorsunuz. Benim farklı bir şekilde algılamaya başladığım şeylerden birisi de internet oldu. 1993 yılından beri etkin bir şekilde içindeyim internetin. Sadece tüketici olarak da değil hem de; içerik üretme konusunda da fena değilimdir. Internet denilen şeyin sadece Google ile arama, mail alıp verme, kızlarla mesajlaşmadan ibaret olmadığı konusunda da çok sohbetim olmuştur.

Yine de oğlumun bir yolculuğumuz sırasında iPad’inden Club Penguin’e bağlanamadığı zaman sorduğu “baba, internet ne zaman gelecek?” sorusuna tam olarak hazır olmadığımı da itiraf edeceğim. Internetin yeni nesil için elektrik gibi vazgeçilmez bir kavram olduğu ortada.

Elektrik deyince ilk akla gelen ampul ve aydınlanma oluyor belki. Ama ısıtmadan soğutmaya, iletişim cihazları, kapı kilitleri, saatler, şunlar, bunlar derken her şeyin içine girdi elektrik. Hiç te yadırgamıyoruz.

İşte internet de böyle bir şey. Elektrik için saydığım metaların hepsinin internetlisi de çıktı aslında. Başına “akıllı” lafını koydunuz mu tamam. Buyurun size akıllı kombi, akıllı buzdolabı, akıllı turnike, akıllı saat…

Ve sadece bunlarla da sınırlı değil. Bugün boru hatlarında sızıntı olup olmadığını kontrol eden ve bu bilgiyi internet üzerinden ileten özel cihazlar var. Endoskopi yerine üzerindeki kablosuz kamera yardımı ile tüm sindirim sisteminin görüntüsünü elde eden hap gibi yutulan cihazlar da. İnsansız hava araçları, akıllı binalar derken artık kendi kendine internet üzerinden yürüyen bir sistem bulacağız.

Bu cihazların hepsine bir IP gerekecek. Onlara IPv6 vereceğiz. Bunların hepsi içerik üretecek. Onları da Büyük Veri ile değerlendireceğiz. Bu içerikleri yetkisiz kişiler ele geçirmek isteyecek. Onları da Siber Güvenlik ile koruyacağız.

Bulut Atlası’ndan alıntı ile, “Her şey birbiriyle bağlantılı”. Gerek kavramsal olarak… Gerekse de internet üzerinden. Hatta adına da “şeylerin interneti” deniyor; Internet of Things.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 22. sayısında yayınlanmıştır.

09 Şubat 2015

Nomophobia (Post PC #21, Şubat 2015)

Bu dergiyi okuduğunuza göre siz de benim gibi bir teknoloji düşkünüsünüz. Yazdıklarımın ne kadarı sizi de ilgilendiriyor; bir tartın bakalım.

Resimde gördüğünüz ürünün adı noPhone. 140 x 67 x 7.3 mm. boyutları var. 80 ila 100 gram arasında ağırlığı değişiyor. Su geçirmiyor, kırılmaz, hiçbir güncelleme gerektirmiyor. Pil ömrü diye bir şey yok, çünkü pille çalışmıyor. Aslında zaten çalışmıyor; çalışan bişey değil. Çünkü sadece akıllı cep telefonu görünümünde ve ağırlığında, plastik bir meret.

Şaka değil, kickstarter.com’da projelendirilen noPhone Kasım 2014 itibarı ile başarı ile fonlanarak üretime geçti. Şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nde $12 fiyatı ile satılan noPhone’a yabana atılmayacak bir ilgi var.

Ürün illa ki cep telefonuna dokunma ihtiyacı duyanları teskin etmek için geliştirilmiş. Snoopy’deki Linus’un battaniyesi gibi, illa elim telefona değsin diyen tipler için. Böyle insanların sayısı mı? Hiç de az değil.

İngiltere’de yapılan bir araştırmanın sonucunda “NO MObile phone PHOBIA” şeklinde yazılan cep telefonu olmama korkusu ifadesinden türetilmiş bir hastalık tıp literatüründe yerini aldı. Araştırma diyor ki, cep telefonu kullanıcılarının %53’ü cep telefonlarının yanlarında olmaması, çekmemesi, telefonun pilinin bitmesi düşünceleri ile endişe yaşıyorlarmış. Araştırmanın yapıldığı 2010 yılında daha iPhone 5’lerin çıkmadığını düşünürseniz şu sıralar bu rakamın çok daha yukarılara çıktığını tahmin etmek mümkün.

İğne ve çuvaldız tartışmasına gerek yok; ben de alenen Nomofobikim. Allah kurtarsın.

Bunun bir başka türevi de Türkçe’mizde İBR (İnternet Bağımlılığı Rahatsızlığı) diye geçen hastalık. Orijinali 1995’te Internet Addiction Disorder (IAD) olarak espri olsun diye önerilen bu rahatsızlığın psikiyatri uzmanlarının hastalıkları sınıflandırdığı Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’nda yer almamasına epey bir tepki gösterilmiş. IBR’nin bir zihinsel rahatsızlık olduğunu savunan gurup bunun İnternet’te Kumar Bağımlılığı, İnternet’te Borsa İşlemi Bağımlılığı, İnternet’te Oyun Bağımlılığı ve İnternet’te Sohbet Bağımlılığı şeklinde dört alt türevini de tanımlamış vaziyetteler.

Adları ve sınıflandırmaları benim derdim değil ama başta da dediğim gibi bir kendimizi tartmakta lazım. Ve tabi çevremizdekileri, ailemizi, çocuklarımızı. İlla bir hastalık tanımına girmesi gerekmiyor ama bu teknoloji olaylarının dozunu kaçırmamaya dikkat etmekte fayda var.

Meraklısına not: Benim Merkür yine geri gitmeye başladı. O da teknolojik aletlerin hastalığı, bir hatırlatmış olayım; yedek filan almayı unutmayın.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 21. sayısında yayınlanmıştır.

İçimizdeki O Canavar (Dört Köşe #30, Şubat 2015)

1980’li yılların sonlarında, ülkemizde her gün ortalama 20 kişinin canını kaybettiği trafik kazalarına karşı toplumu bilinçlendirmek için ortaya atıldı Trafik Canavarı kavramı. Hatırladığım kadarı ile ailesi ile araba kullanırken canavara dönüşen bir babanın canlandırıldığı biraz da korkunç bir video ile tanıtıma girmişti; o tarihlerde henüz 12 yaşında olan kızkardeşim televizyonda başladığında korkup içeri kaçardı.

Trafik canavarı dediğimiz aslında bizleriz. Yazılı kurallara uymuyoruz. Yol boşsa kırmızıda geçen, alkollü direksiyona oturan, radar yoksa hız sınırlarını umursamayan yabancı birileri değil. Tabi trafik canavarı videosunun döndüğü yıllarda Dallas dizisindeki otomobil telefonlarına bile “vay beee” diye baktığımız için gün gelince iletişimin de bir trafik canavarlığı olacağı aklımıza gelmiyordu. Oysa şimdi trafik kazalarının temel nedenlerinden birisi oldu cep telefonları. Kazaların neredeyse %25’inin sebebi telefonlar.

Ülkemizde 2001 yılından bu yana trafikte seyir halindeyken cep telefonu ile konuşmak yasak. Kulaklık ve kablosuz handsfree cihazlar ile konuşma serbestisi bile 2012 yılında yasallaştı. Bu yazıyı okuyanlar arasında 2001’den bu yana araç kullanırken cep telefonu ile hiç konuşmadığını iddia edecek kaç kişi çıkar acaba? İğne kendime…

Tabi bu yasanın tek delindiği yer konuşmak da değil. SMS’leşmek daha da beter. Hadi konuşurken en azından gözünüz yolda ve el sabit. Metin mesajı yazarken hem gözümüz hem de elimiz araç kullanmak dışında işlerle uğraşıyor.

Ve akıllı telefonların gelmesi ile artık sadece SMS de değil mevzu. WhatsApp’ı, Twitter’ı derken… Hele bir de e-postalar girince işin içine… Evinden çıkıp işine gidene kadar yolu görmeyenler var.

Ve bu görmezliğin de acı bedelleri var. Bu konuda en sağlam istatistik tutan Amerika Birleşik Devletleri bu konuyla ilgili akla zarar verecek rakamlar ortaya koymuş durumda. Sadece 2011’de ABD’de 1.3 milyon trafik kazasının cep telefonları ile ilişkili olduğu ortaya konulmuş. Bu kazalardaki ölü sayısı 4000’e yakın.

Bir mesaj yazarken ya da okumak için telefonunuza baktığınız ortalama süre 4.6 saniye olarak tespit edilmiş. Saate 90 km. hızla gidiyorsanız kaba hesap 120 metre yolu görmeden geçmişsiniz demek oluyor ki, fikir vermesi açısından bu mesafe bir futbol sahasının boyuna denk gelir. İlla alkol ile mukayese edecekseniz, mesaj yazarken araba kullanmak 100 promile, yani yasal alkol limitinin 2 katına eşdeğer bir etki yaratıyor insan üzerinde.

Yapılan istatistikler mesajlaşırken kaza yapma riskinin 23 kat arttığını söylüyor. Sadece telefonu almak için uzanmak bile kaza yapma ihtimalinizi 1.5 kat arttırıyor.

“Abi bu saatte kimse olmaz”, “benim bünyem sağlam” ya da “araba yola iyi basıyor” gibi ürettiğimiz bahanelerin çok benzerlerini bu mesajlaşma için de ürettik. “Cama doğru tutarak yazıyorum”, “ben bakmadan da yazabiliyorum”, “yazmıyor, sadece okuyorum” ya da “valla kırmızıda durunca bakıyorum maillere” gibi cümleler bu işin kaçamakları.

Bu konuda en çok ebeveynlerden gördükleri davranışları tekrar eden gençlerin canı yanıyor. Oturdukları yerde zaten birer mesaj canavarı olan yeni kuşak, ehliyeti yeni almanın tecrübesizliği ile direksiyon başında telefon ile de oynamaya başlayınca ortaya acıklı tablolar çıkıyor.

Kulaklık benzeri aksesuarların ucuzlaması ve yaygınlaşması ile araç kullanırken konuşma ile ilgili tehlikelerin bir miktar önüne geçilmiş durumda. Ancak direksiyon başında mesajlaşma konusunda büyük bir bilinçlendirme çalışması yapılması gerekiyor. Gelişen iletişim teknolojilerinin getirdiği iletişim çeşitliliğinin 1980’lerde adını koyduğumuz Trafik Canavarı’nı beslememesi için başta gençler olmak üzere tüm sürücülerde bir farkındalık yaratmamız gerek.

Bütün bu yazdıklarımda, iğne kendime… Kendi iyiliğiniz için, çuvaldıza maruz kalmayanlardan olun.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek Telekom Dünyası'nın 150. sayısında yayınlanmıştır.