09 Şubat 2015

Nomophobia (Post PC #21, Şubat 2015)

Bu dergiyi okuduğunuza göre siz de benim gibi bir teknoloji düşkünüsünüz. Yazdıklarımın ne kadarı sizi de ilgilendiriyor; bir tartın bakalım.

Resimde gördüğünüz ürünün adı noPhone. 140 x 67 x 7.3 mm. boyutları var. 80 ila 100 gram arasında ağırlığı değişiyor. Su geçirmiyor, kırılmaz, hiçbir güncelleme gerektirmiyor. Pil ömrü diye bir şey yok, çünkü pille çalışmıyor. Aslında zaten çalışmıyor; çalışan bişey değil. Çünkü sadece akıllı cep telefonu görünümünde ve ağırlığında, plastik bir meret.

Şaka değil, kickstarter.com’da projelendirilen noPhone Kasım 2014 itibarı ile başarı ile fonlanarak üretime geçti. Şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nde $12 fiyatı ile satılan noPhone’a yabana atılmayacak bir ilgi var.

Ürün illa ki cep telefonuna dokunma ihtiyacı duyanları teskin etmek için geliştirilmiş. Snoopy’deki Linus’un battaniyesi gibi, illa elim telefona değsin diyen tipler için. Böyle insanların sayısı mı? Hiç de az değil.

İngiltere’de yapılan bir araştırmanın sonucunda “NO MObile phone PHOBIA” şeklinde yazılan cep telefonu olmama korkusu ifadesinden türetilmiş bir hastalık tıp literatüründe yerini aldı. Araştırma diyor ki, cep telefonu kullanıcılarının %53’ü cep telefonlarının yanlarında olmaması, çekmemesi, telefonun pilinin bitmesi düşünceleri ile endişe yaşıyorlarmış. Araştırmanın yapıldığı 2010 yılında daha iPhone 5’lerin çıkmadığını düşünürseniz şu sıralar bu rakamın çok daha yukarılara çıktığını tahmin etmek mümkün.

İğne ve çuvaldız tartışmasına gerek yok; ben de alenen Nomofobikim. Allah kurtarsın.

Bunun bir başka türevi de Türkçe’mizde İBR (İnternet Bağımlılığı Rahatsızlığı) diye geçen hastalık. Orijinali 1995’te Internet Addiction Disorder (IAD) olarak espri olsun diye önerilen bu rahatsızlığın psikiyatri uzmanlarının hastalıkları sınıflandırdığı Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’nda yer almamasına epey bir tepki gösterilmiş. IBR’nin bir zihinsel rahatsızlık olduğunu savunan gurup bunun İnternet’te Kumar Bağımlılığı, İnternet’te Borsa İşlemi Bağımlılığı, İnternet’te Oyun Bağımlılığı ve İnternet’te Sohbet Bağımlılığı şeklinde dört alt türevini de tanımlamış vaziyetteler.

Adları ve sınıflandırmaları benim derdim değil ama başta da dediğim gibi bir kendimizi tartmakta lazım. Ve tabi çevremizdekileri, ailemizi, çocuklarımızı. İlla bir hastalık tanımına girmesi gerekmiyor ama bu teknoloji olaylarının dozunu kaçırmamaya dikkat etmekte fayda var.

Meraklısına not: Benim Merkür yine geri gitmeye başladı. O da teknolojik aletlerin hastalığı, bir hatırlatmış olayım; yedek filan almayı unutmayın.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 21. sayısında yayınlanmıştır.

İçimizdeki O Canavar (Dört Köşe #30, Şubat 2015)

1980’li yılların sonlarında, ülkemizde her gün ortalama 20 kişinin canını kaybettiği trafik kazalarına karşı toplumu bilinçlendirmek için ortaya atıldı Trafik Canavarı kavramı. Hatırladığım kadarı ile ailesi ile araba kullanırken canavara dönüşen bir babanın canlandırıldığı biraz da korkunç bir video ile tanıtıma girmişti; o tarihlerde henüz 12 yaşında olan kızkardeşim televizyonda başladığında korkup içeri kaçardı.

Trafik canavarı dediğimiz aslında bizleriz. Yazılı kurallara uymuyoruz. Yol boşsa kırmızıda geçen, alkollü direksiyona oturan, radar yoksa hız sınırlarını umursamayan yabancı birileri değil. Tabi trafik canavarı videosunun döndüğü yıllarda Dallas dizisindeki otomobil telefonlarına bile “vay beee” diye baktığımız için gün gelince iletişimin de bir trafik canavarlığı olacağı aklımıza gelmiyordu. Oysa şimdi trafik kazalarının temel nedenlerinden birisi oldu cep telefonları. Kazaların neredeyse %25’inin sebebi telefonlar.

Ülkemizde 2001 yılından bu yana trafikte seyir halindeyken cep telefonu ile konuşmak yasak. Kulaklık ve kablosuz handsfree cihazlar ile konuşma serbestisi bile 2012 yılında yasallaştı. Bu yazıyı okuyanlar arasında 2001’den bu yana araç kullanırken cep telefonu ile hiç konuşmadığını iddia edecek kaç kişi çıkar acaba? İğne kendime…

Tabi bu yasanın tek delindiği yer konuşmak da değil. SMS’leşmek daha da beter. Hadi konuşurken en azından gözünüz yolda ve el sabit. Metin mesajı yazarken hem gözümüz hem de elimiz araç kullanmak dışında işlerle uğraşıyor.

Ve akıllı telefonların gelmesi ile artık sadece SMS de değil mevzu. WhatsApp’ı, Twitter’ı derken… Hele bir de e-postalar girince işin içine… Evinden çıkıp işine gidene kadar yolu görmeyenler var.

Ve bu görmezliğin de acı bedelleri var. Bu konuda en sağlam istatistik tutan Amerika Birleşik Devletleri bu konuyla ilgili akla zarar verecek rakamlar ortaya koymuş durumda. Sadece 2011’de ABD’de 1.3 milyon trafik kazasının cep telefonları ile ilişkili olduğu ortaya konulmuş. Bu kazalardaki ölü sayısı 4000’e yakın.

Bir mesaj yazarken ya da okumak için telefonunuza baktığınız ortalama süre 4.6 saniye olarak tespit edilmiş. Saate 90 km. hızla gidiyorsanız kaba hesap 120 metre yolu görmeden geçmişsiniz demek oluyor ki, fikir vermesi açısından bu mesafe bir futbol sahasının boyuna denk gelir. İlla alkol ile mukayese edecekseniz, mesaj yazarken araba kullanmak 100 promile, yani yasal alkol limitinin 2 katına eşdeğer bir etki yaratıyor insan üzerinde.

Yapılan istatistikler mesajlaşırken kaza yapma riskinin 23 kat arttığını söylüyor. Sadece telefonu almak için uzanmak bile kaza yapma ihtimalinizi 1.5 kat arttırıyor.

“Abi bu saatte kimse olmaz”, “benim bünyem sağlam” ya da “araba yola iyi basıyor” gibi ürettiğimiz bahanelerin çok benzerlerini bu mesajlaşma için de ürettik. “Cama doğru tutarak yazıyorum”, “ben bakmadan da yazabiliyorum”, “yazmıyor, sadece okuyorum” ya da “valla kırmızıda durunca bakıyorum maillere” gibi cümleler bu işin kaçamakları.

Bu konuda en çok ebeveynlerden gördükleri davranışları tekrar eden gençlerin canı yanıyor. Oturdukları yerde zaten birer mesaj canavarı olan yeni kuşak, ehliyeti yeni almanın tecrübesizliği ile direksiyon başında telefon ile de oynamaya başlayınca ortaya acıklı tablolar çıkıyor.

Kulaklık benzeri aksesuarların ucuzlaması ve yaygınlaşması ile araç kullanırken konuşma ile ilgili tehlikelerin bir miktar önüne geçilmiş durumda. Ancak direksiyon başında mesajlaşma konusunda büyük bir bilinçlendirme çalışması yapılması gerekiyor. Gelişen iletişim teknolojilerinin getirdiği iletişim çeşitliliğinin 1980’lerde adını koyduğumuz Trafik Canavarı’nı beslememesi için başta gençler olmak üzere tüm sürücülerde bir farkındalık yaratmamız gerek.

Bütün bu yazdıklarımda, iğne kendime… Kendi iyiliğiniz için, çuvaldıza maruz kalmayanlardan olun.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek Telekom Dünyası'nın 150. sayısında yayınlanmıştır.

04 Ocak 2015

Savaş Rüzgarları (Dört Köşe #29, Ocak 2015)

Edebiyat ve televizyon meraklıları bu başlığa Amerikalı yazar Herman Wouk’un romanından ya da ülkemizde de gösterilen aynı adlı televizyon dizisinden aşinadırlar. Savaş Rüzgarları’nda ön planda o dönemde yaşayan iki ailenin hikayesi anlatılsa da arka planda 1939’dan 1941’e kadar gerçekleşen ve İkinci Dünya Savaşı’na sebep olan tarihi ve politik olaylara değinilir.

O zamankinden çok farklı olsa da bugünlerde de başka bir tür savaş rüzgarı varlığını hissettiriyor. Aslına bakarsanız yıllardır hafif hafif esiyordu zaten ama Sony Pictures Entertainment’ın hacklenmesi olayı ile şiddetini yeniden hissettirdi.

24 Kasım sabahı Sony Pictures Entertainment çalışanlarının bilgisayarlarında üzerinde kurukafa şekli bulunan bir resim belirdi. Resmin üzerinde “#GOP tarafından hacklendi” ve “Uyarı: Sizi şimdiden uyarmış olalım ve bu sadece bir başlangıç… Gizli ve çok gizli bilgiler de dahil olmak üzere tüm kurumsal verinizi ele geçirdik.” mesajları yer alıyordu. Şirket yetkilileri tüm çalışanlarına hiçbir şekilde kurumsal ağa bağlanmamaları, cihazları üzerindeki kablosuz bağlantıları kapatmaları türü uyarılarda bulunmakla birlikte iş işten geçmişti. Saldırı ve ele geçirildiği iddia edilen veriler doğruydu. Üstüne üstlük saldırganlar kurumda bulunan orijinal verilerin tamamını silmişlerdi.

İlk önce dördü daha yayına girmemiş beş Sony filmi internete sızdırıldı. Ardından hem şirket içi gizli dokümanlar, hem de şirketin birlikte çalıştığı oyuncu ve diğer ünlülerle yaptığı yazışmalar gözler önüne serildi. Jessica Alba’nın otellerde kullandığı takma addan, Leonardo DiCaprio hakkında “alçak” ifadesi kullanılan e-postalar, oyuncuların filmlerden aldıkları ücretler, henüz çekimleri süren son Bond filmi Spectre’nin de dahil olduğu pek çok senaryo şimdiye kadar ifşa edilen değişik bilgiler arasında yer alıyor.

En sarsıcı olan ise söz konusu gurubun bir Sony filmi olan The Interwiev (Röportaj) ile ilgili yaptığı
tehdit oldu. “Uyarı: Filmin galası da dahil olmak üzere “Röportaj”ın gösterildiği yerlerde terörizmde eğlence arayanların ne kadar acı bir kadere mahkum olduklarını size açıkça göstereceğiz.” diye başlayan ve “11 Eylül 2001’i hatırlayın” ve “Kendinizi bu mekanlardan uzakta tutmanızı tavsiye ediyoruz” ifadelerini de içeren muhtıra sonucu Sony filmin galasını ve tüm diğer gösterimlerini iptal etti.

“The Interview” filmi Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’a suikast düzenlemekle görevlendirilen iki Amerika’lının matrak maceralarını anlatıyor. Gurubun bu filme odaklanması da söz konusu siber saldırının Kuzey Kore tarafından organize edildiği yönündeki şüpheleri güçlendiriyor. “FBI, bu saldırılardan Kuzey Kore hükümetinin sorumlu olduğu sonucuna varacak yeterli bilgilere sahip” açıklaması resmen yapıldı.

Böylece batı dünyası yıllardır kendisine farklı yollardan kafa tutan Kuzey Kore’ye karşı ciddi bir yenilgi yaşadığını itiraf etmiş oluyor.

Tabi “tencere dibin kara, seninki benden kara” misali, 2010’da İran nükleer santrallerini durduran Stuxnet saldırısının ardında da Amerika Birleşik Devletleri’nin olduğu konusunda hem kamuoyu hem de pek çok uzman hemfikir. Hindistan kasıtlı olmasa da kendisine de bulaştırarak sorun yaşattığı için Amerika’dan tazminat istiyor.


2007 yılında çıkan Bronz Asker heykeli krizinde de Rusya Estonya’ya karşı büyük bir siber saldırı düzenlemiş ve Estonya kurumlarına ciddi zarar vermişti. “Bilgi Çağı”nda, bilginin barındırıldığı ortam olan bilişim sistemlerinde büyük çaplı bir savaşın rüzgarları esiyor etrafımızda. İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’da yaşanan ufak tefek çarpışmalar misali. Neyse ki bu çarpışmalar da şimdilik sanal; henüz bu savaşlarla ilgili doğrudan kan dökülmedi. Ama Sony’yi hackleyen gurubun uyarısı bu çarpışmaların fiziksel dünyaya geçmesinin an meselesi olduğunu hatırlatıyor. Çarpışmalarda bazen bir taraf galip gelir, bazen öbürü. Savaşı da kazanan bir taraf olur elbette ama her zaman zararı gören savaşa alet olan masumlardır. Umarım 21. yüzyılın siber savaşında tek zarar gören veriler, sistemler olur. Savaşsız, hastalıksız ve mutlu günler geçirmeniz dileklerim ile yeni yılınızı kutluyorum.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Telekom Dünyası'nın 149. sayısında yayınlanmıştır.

Harika bir yıldı! Bunun parçası olduğun için teşekk… (Post PC #20, Ocak 2015)

Okurum’un Geçen Yılı'na bir göz atınca...

“Sevgili Okurum. Siber savaş diye başladık. Bulutta depolamayı konuştuk. Silahlardan, arabalardan, internette moda olan testlerden bahsettik. Benim telefon rehberim, Merkür geri giderken yaşadıklarım konu oldu. Değişen restoran adab-ı muaşereti, iç çamaşırları, oyunlar derken Windows 10’a geldik. Yine siber bulaşkanlarla yılı kapattık. Ne güzeldi… Seneye görüşürüz” diye ben de bi Facebook çakması eziyet yapayım size.

Yapmayın Allah aşkına, bu kadar mı tek tipleşmeye itiyor bizi bu meret? Bir “Paylaş” düğmesi gördük mü, hemen basalım gitsin. Benim ki Facebook’ta kabaca 350 arkadaşım var, bana baygınlık geldi. 1000+ arkadaşı olanların yaşadığı eziyeti düşünmek bile istemiyorum.

Çok merak ediyorum, kaç kişi o meretin başında bir de “Özelleştir” düğmesi olduğunun farkında? Farkına varanların kaçı basıp da iki satır değişiklik yaptı? Her bir sorumun cevabının bir öncekinden misliyle az olduğunu garanti ederim.

Tembelleştik iyice. Tamam, bilişim teknolojileri, gittikçe akıllanan programlar, arayüzler vb. bizim için birçok şeyi daha kolay, daha basit hale getiriyor ama kendimiz olmayı da unutmamak lazım.

Sosyal paylaşım konusunda herkesin orijinal içerik üretmesini beklemiyorum tabi ki. Hani kendi çektiğimiz fotoğrafları filan saymıyorum da, böyle sanatsal albümler, dinamik sayfalar, capsler filan her babayiğidin harcı değil. Ya da eşdeğer içeriği de tekrardan üretmenin anlamı yok. Ama ne bileyim, paylaşırken kendinden de bir şeyler katmalıymış insan gibi geliyor bana. İki kelime yaz, birine bi laf at.

Bir de paylaştığın şeyler bir mesaj içeriyorsa, bir araştır bakalım, aslı astarı var mı? Kaç kere gördük “İngiltere Kral’ı Atatürk’ün elini öpmeye kalktı” diye alakası olmayan fotoğrafları. Rahmetli Nejat Uygur’u kaç kere öldürdük Twitter ve Facebook’ta; adam sonunda hakikaten öldüğünde kimse inanmadı.

Tanıyanlar biliyor, ben seviyorum sosyal medyada paylaşımda bulunmayı. Gerek yaşamımdan kesitler, gerek hoşuma giden içerikler, düşüncelerim, yazılarım filan. Herkesin paylaştığına da saygım var ama biraz daha özen, biraz daha kendini ifade olsun istiyorum işin içinde. Öylesi daha nezih, daha lezzetli geliyor bana. Yoksa tweet, retweet, nereye kadar?

Tıpkı sosyal medya sayfalarımız gibi kimi kaliteli, kimi sıradan, kimi neşeli, kimi üzücü nice içeriği barındırdı 2014 yılımız da. Bir seneyi daha yaşayabilmiş olmanın “Beğen”isi ile “Yorum”larımızı yazarak “Paylaş”alım 2014 anılarımızı sevdiklerimizle.

2015 daha da keyifli geçsin. #yeniylinizkutluolsun

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 20. sayısında yayınlanmıştır.