03 Kasım 2014

“Ver” (Post PC #18, Kasım 2014)

Gerçi siz bu yazıyı okurken eskimiş olacak ama Microsoft’un yeni Windows sürümünü 9’u atlayarak Windows 10 olarak çıkarması geçen ayın üzerinde epey konuşulan konularından biri oldu.

Yeni Windows’un adının 10 olmasının altında asıl yatan neden rakibi OS X (ki burada X alenen romen rakamı ile 10’a tekabül eder; her ne kadar biz onu “iks” diye okusak da) ile kendisini kullanıcı algısında aynı seviyede konumlandırmak tabii ki. Bill Gates’in sayı saymayı öğrettiği capsler, Microsoft akıllı saati diye kadranında atlaya atlaya giden Windows sürümleri olan çalışmalar bilumum teknoloji siteleri, bloglar ve de sosyal medyada dolandı durdu. Ancak biraz araştırmacı tarafınızı ortaya çıkarınca olayın çok daha vahim olduğu görebilirsiniz.

Bir kere ilk çıktığında Windows bir işletim sistemi değil, DOS üzerinde çalışan bir grafik arayüz uygulamasıydı. İşletim sisteminiz MS-DOS’un sürümünü öğrenmek için komut satırına İngilizce sürüm anlamına gelen “version”un kısaltması olan “ver” komutunu yazardınız. O da size işletim sisteminin sürümünü verirdi.

Bu usul Windows’larda da komut satırında devam etti. Bir ara ev ve iş dünyası için ikiye bölünme yaşayan Windows’gillerde Windows 95 ve Windows NT 4.0’da siz “ver” deyince 4.0 diyordu. Windows 98 4.1, ME 4.9 diye ev tarafında yeni meyveler vermeye devam etti. Sonra Windows 2000 ile iki aile tekrar birleşti ve 5.0 sürümü oluştu. Çok sevdiğimiz Windows XP’ye sürüm olarak 5.1 verilmişti. Ve sonra, talihsiz Windows Vista’mız 6.0 numaralı sürüm olarak karşımıza çıktı.

XP’den sonra Vista’ya o kadar tepki geldi ki, herkes kendilerini bu illetten kurtaracak 7’yi bekler hale geldi. Malum bu batı dünyası 7 rakamını sever; 7 OSI katmanı, 7 kardeşe 7 gelin, 7 cüceler filan… Uyanık Microsoft’çular da hiç tereddüt etmeden bu kurtarıcı sürüme Windows 7 adını verdiler. Ufak bi pürüz vardı yalnız. Windows 7’de konut satırında “ver” dediğinizde vere vere 6.1 veriyordu. İnanmayan denesin. Ve hatta Windows 8.0 için 6.2, 8.1 için de 6.3’tür “ver” değeri.

Bu kadar tantanayı yapan Windows 10 mu? Onun betasına “ver” dediğinizde 6.4.küsur diyor; muhtemelen final sürümü 6.5 olur.


Kısaca aslında 10 olan bir şey zaten yok teknik olarak.

Ha, ama bu pazarlama işlerine hele ki Microsoft’unkilere akıl sır katiyen ermez. Zamanında da Microsoft Word 2.0’dan sonra Microsoft Word 6.0 çıkmıştı; o zamanki sürümü 6.0 olan Wordperfect ile tıpkı Windows 10 ve OS X arasındaki algı hikayesi mantığında. Hoş, Word 2.0 Office 3.0’ın bir bileşeniydi ki Office 2.0 diye bir şey asla olmamış Office 1.6’dan sonra Office 3.0 çıkmıştı. Onu Office 4.0 takip etmiş, bir sonraki Office sürümü kitabi olarak Office 95 olarak adlandırılmakla beraber kod adı 5 ve 6’yı atlayarak Office 7 olarak lanse edilmişti. Buradan sonra Office 8’den 12’ye kadar tutarlı bir kodlama devam etmekle beraber uğursuz 13 atlandı; 14’ten sonra bugün son sürüm olan Office 2013’e Office 15 kod adı verildi.

Özetle bu “ver” meselesine çok takılmamak lazım. Üretici ne veriyorsa ona “he” deyip geçin. Yoksa kafayı takarsanız size vereceği tek şey sıkıntı olacak.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 18. sayısında yayınlanmıştır.

Domates, Mücevher vb. (Post PC #17, Ekim 2014)

Oyun denen meret hepimizin içindeki kapitalisti ortaya çıkarıyor.

Şimdi bakınca daha önce neden o şekilde düşünmediğime şaşıyorum da farkındalığımı kız kardeşimin evinde, eşinin söylediği bir cümle ile başladı, “İçinde puanların filan varsa hepsini harcar”.

Harcayacak kişi bizim yeğen, içinde puanlar olan şey ise benim oğlanın iPad’i idi. Haliyle ziyarete gidilirken tabletler de bizle geliyor. Çocuklar birbirleriyle oynamaktan sıkıldıklarında çıkarılıyor ve Angry Birds, Fruit Ninja filan türü şeyler ile vakit geçiriliyor. Tabi arada birbirleri ile takas da ediliyor aletler. İşte an, o an.

Herkes kendinden sorumlu; ben de oynuyorum ara ara. Hadi biraz daha dürüst olayım, Dragon City’yi ciddi ciddi iş edindim, şimdilerde de Deer Hunter 2014’ün müptelası oldum. Ya iyi hoş da, ejderhalar altın veriyor, onlarla tarlaya domates ekiyorsun, ejderhalar onu yiyip güçleniyor, savaşıp daha çok altın ve mücevher alıyorsun. Çok ince işler. Aha çocuk kaptı mı tableti, sen level 23 yapacağım saf ateş ejderhasını diye biriktirmişin 120.000 domatesi, hooop çar çur etti hepsini. Gitti emeklerim, şimdi mücevherleri bozdurup almak lazım domates.


Altındır, muzdur, paradır, domatestir; farkında mısınız, nasıl kıymete biniyor insan oyuna sardırınca? Yahu, halbuki üç gün önce öyle bir şey yoktu; hoş halen de gerçekte öyle bir şey yok. Ama insanın içindeki o bencil, o sahiplenici, o kapitalist var ya… Hah işte özellikle Facebook’ta ve mobil cihazlardaki oyunlar doğrudan oraya sesleniyorlar.

Keyif de alıyorsunuz bir yere kadar, o da doğru ama... Durduk yerde hırs, durduk yerde tatminsizlik, eksiklik duygusu. Yok mu aranızda benden başka “8 Ball Pool’da elin Arabına 1000 para kaptırdım, onu yerine koymam lazım” diye hayıflanmış olan?

Yapmayın arkadaşlar, bunlar boş şeyler. Sonunda elinize gerçek bir şey geçmeyecek. O yüzden 20’lik bahisten oynayın bilardoyu, zaten her saat başı veriyor 25 para. Daha da fazlasına gerek yok zaten, sen siyah topu sokma da vaktinden önce, oyununu oyna, tadını çıkar. 2 mücevher kazanacağım diye abuk sabuk oyun reklamı seyretme; vaktine de yazık, internet paketine de.

Valla bizim enişte sağ olsun, sayesinde oyunsal Nirvana’ya erdim. Artık çok daha fazla keyif alıyorum oyun oynarken. Oyunların hiçbirinin sonu değil hedef, oynarken geçirdiğin süreç asıl keyif veren. Adı üstünde zaten, oyun.

Yalnız, tabi, Bal Ayı’sını kalpten vurup avlamak için 83.5 stabilitede bir tüfek lazım, o da 4460 para. Ve de 20 dakikada anca geliyor, hemen istiyorsan da 10 altın bayılman lazım. Öyle kolay da değil yani.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek Hardware Plus'ın 17. sayısında yayınlanmıştır.

Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı! (Dört Köşe #27, Kasım 2014)

Orijinali Ferhan Şensoy’un bundan 25 yıl önce yazıp sahneye koyduğu bir oyunudur ama küçük esnafın süpermarketler karşısında zor duruma düşmesine örnek verirken atasözü kıvamında kullanılan bir cümle haline gelmiştir zamanla. Aslında hemen her iş kolu için de farklı farklı örnekleri vardır yüksek ekonomik gücün geniş bir ihtiyacı adresleyerek daha küçük ölçekli emsalleri karşısında avantaj olarak kullanıldığı.

Bizim sektörde de eskiden bilgisayarcı diye bildiğimiz işletmelerin yerini de dev teknoloji market zincirleri aldı tüketici tarafında.

Kurumsal bilişimde de benzer etki satın alma ve birleşmeler ile yaşandı. Bir zamanlar yazıcıları ile meşhur olan bir firma UNIX sunucusundan kablosuz ağ cihazlarına, yönetim yazılımlarından güvenlik çözümlerine varan bir yelpazeye genişledi mesela. Baş rakibi PC’nin mucidi olan firmaydı; onlar da ağ anahtarları ve e-posta sunucu yazılımları üreten firmaları kattılar bünyelerine. Bugün karşılarında veritabanı firması olarak tanıdığımız bir firma duruyor; onlar da zamanının UNIX sunucu devi olan bir firmayı bünyelerine katarak o sıklete geldiler ki, o firma da zamanında iddialı depolama üreticilerinden birisini bünyesine katmıştı. Hoş, aynı firma bir yandan da yazılım geliştirme standardını koymuş bir ürünün de sahibiydi. Bu ligin en son oyuncusu da zamanında ağ yönlendiricileri ile beynimize kazınmış, sonra yerel alan ağ işlerine bulaşmış bir firmadır; şimdilerde video konferanstan blade sunuculara dek uzanan bir yelpazeye de sahipler.

Çok daha değişik örnekler saymak mümkün; sanallaştırma firması alan depolamacılar, depolama yazılımı alan güvenlikçiler… Hepsi günün sonunda “ey sayın kurumsal yapılar, bakın biz size uçtan uca çözüm sağlıyoruz, başkasına gitmeyin” hedefine doğru atılmış adımlardı. Ben de bir dönem bu firmalarda çalıştım; gerçekten müşteri karşısında çok hoş durabiliyordu. Ancak zaman içinde bu işin sıkıntıları da görülmeye başlandı. 100 liralık yazıcının arızası yüzünden yaşanan sıkıntı yüzünden milyon dolarlık projelerde müşterinin tavır aldığını bizzat yaşayarak gördüm.

Eh, süpermarketler de benzeri sıkıntıları yaşıyorlar. Müşteri kasap reyonundan memnun kalmadığı için gelmeyince giyim kuşam da satamıyorlar. Bir de zaten her işin satış dinamikleri farklı; züccaciyede uyguladığın iade politikasını iç çamaşırı ya da meyve-sebzede uygulayamıyorsun.

Hal böyle olunca, uzmanlaşmanın değeri tekrar ortaya çıkmaya başladı. Özellikle yeni yapılan konut projelerinin olduğu semtlerde süpermarketlerin yanı sıra mesleğinde uzmanlaşmış esnaf dükkanlarının da filizlenmeye başladığını görüyoruz. Ancak daha yoğun görülen yaklaşım alışveriş merkezlerindeki yapılaşma. Giriyorsunuz bir kapıdan. Her biri kendi uzmanı olduğu ürünü satan mağazaları aynı çatı altında toplayan ve hemen her ürün gurubunu da içinde barındıran büyük merkezler revaçta bugün.

Tıpkı her biri kendi ürün gurubunda iddialı olan tüm kurumsal bilişim yapılarını içinde barındıran büyük veri merkezleri gibi.

Bugün baktığınızda, bulut bilişim tabanlı mimarilerin tüm bilişim ihtiyaçlarını adreslemeye yönelik veri merkezlerini oluşturmada da tercihlerin uzmanlaşma yönüne kaydığını gördüğümüz düşüncesindeyim. Daha önce, yukarıda bahsettiğim süper büyüklüğe ulaşmış firmalardan birine tüm işi yaptırma yaklaşımı hakimken, bugün bulut tabanlı mimarilerde veri merkezi işinde uzmanlaşmış butik teknoloji firmalarının çözümleri tercih edilir oldu. Hatta öyle firmalar türedi ki, klasik dağıtık yapıya yönelik hiçbir çözümü bünyelerinde barındırmıyorlar.

Ve ilginçtir ki, bahsettiğim birleşmeleri yaşayan firmalar her bir ürün alanında daha uzmanlaşmak adına ilgili birimlerini farklı firmalara bölme kararlarını duyurmaya başladılar. Gelişmeler teknoloji haberlerini sunan sitelerden önümüze geliyor.

Dükkanlarının yeri biraz değişikliğe uğramışsa da ibre şu aralar kahraman bakkallardan yana dönmüş gibi sanki.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek Telekom Dünyası'nın 147. sayısında yayınlanmıştır.

06 Ekim 2014

450 km.mi? Hıh...!

İstanbul'da Emre'yi aldığım her sabah "450 km.mi? Hıh...!" etiketiyle bir fotoğraf çekiyoruz Emre ile. Hemen hemen aynı poz, aynı mekan. Ama benim de, daha da önemlisi Emre'nin de gözünde aynı heyecan, aynı ışıltı.


Çok zor uzak olmak. Haftada iki gün görüşmek zaten zordu, şimdi bir de uzaklığın zorluğu girdi. Artık "evimiz"de olamamanın, dışarıların zorluğu girdi.

Yine de Allah'a şükür, imkanlarım müsait, her hafta sonu gidebiliyorum İstanbul'a. Tüm sevenlerimiz sağolsun, bir sürü evlerimiz var şimdi İstanbul'da da.

Tek amacım, o fotoğraflarda Emre'nin yüzündeki ışıltıyı söndürmemek. Sönmediğini görmek için de her hafta çekiyorum. Her hafta koyuyorum Facebook'a.

Ve sağ olun. O fotoğrafların altına güzel sözler yazıyorsunuz. Beni ayakta tutuyor. Ne kadar değerli, inanın anlatmak zor.

Eylemlerimiz sürecek.