Telekom Dünyası'nın yayınlanması ile birlikte, haliyle bu ay da bizim köşe piyasaya çıkmış oldu.
Depolama sistemleri üzerine karalanan bu yazıda tekilleştirme (deduplication) teknolojisini kadın ayakkabılarına uygulayabilsek ne kadar tasarruf edebileceğimizden de bahsettik. Göz atmak için resme tıklayabilir, Yazılar sayfasına göz atabilir ya da membağı olan Telekom Dünyası e-dergisinin 63. sayfasına bakabilirsiniz.
06 Aralık 2012
03 Aralık 2012
Bilişim Optimizasyonu
İlk olarak sizlerden “optimizasyon” sözcüğü için özür diliyorum. Elimden geldiğince yabancı kökenli sözcük kullanmama taraftarıyım ama inanın bu kelimenin tam karşılığı olan bir sözcük bulamadım yıllardır.
Optimizasyon ve bilişim gerçek hayatta çok iç içe iki kavram. Bilişimin temel konusu zaten kişi ve kurumların gündelik işlerini daha verimli yapabilir hale getirmek. Yalnız, bir anlamda hayatımızı optimize eden bilişim kaynakları o kadar yaygın bir hale geldi ki, bu kaynakların ne kadar verimli çalıştıklarını sorgulamanın zamanı da geldi artık.
Konuya şuradan başlayalım: Bilişim bizlerin yapmayı hedeflediğimiz kişisel ya da kurumsal işler için bir araç. Bir iş hedefine ulaşmak için kullanıyoruz bilişimi. Bu hedefin de belirli standartları, belirli kıstasları var. Öncelikli hedefimiz bu standartları tutturmak olmalı. Bunun için gerekli yatırım ne ise yapılmalı.
2000 yıllına kadar bu işler biraz daha az çetrefilliydi. Bilişim cihazlarının kapasiteleri kısıtlıydı. Karun kadar zengin olsanız da, 3 boyutlu bir dosyayı işlemek 200 MHz'lik bir bilgisayarda 3 saat sürüyorsa, bu süreci 2 saate düşürmek için yapabileceğiniz tek şey 300 MHz'lik bilgisayarın çıkmasını beklemekti. Verilen hizmetin süresini teknolojinin limitlerinin belirlediği o günlerde yapabileceğiniz en iyi optimizasyon abartmamaktan ibaretti çoğunlukla.
Tabi, 2000 deyince o zamanlar dot-com balonunun en şişik dönemleri olduğunu da unutmayalım. Bilişim camiası en havalı, çağını yaşıyor, bilişim teknolojilerine yatırım yapanlar da bu yatırımlarının verdikleri her kuruşu misliyle çıkaracaklarına inanıyordu. Derken balon patladı, sonra kuleler yıkıldı. Kurumların ceplerindeki paralar daha kıymetli hale gelince, diğer her alanda olduğu üzere bizim işleri de nasıl daha verimli yaparız diye hal çareleri aramaya başlar olduk.
Bugün yaptığımız bilişim projelerinin çok azında performans bariyerine takılıyoruz. Takıldığımız bariyer fiyat/performans oranı oluyor çoğunlukla; bu da optimizasyonun başladığı nokta zaten.
İşe fiziksel mekandan başlayabiliriz aslında. Bir sunucunun veri merkezinde kapladığı alan bile uç uca ekledikçe oldukça bir maliyet teşkil ediyor, hele veri merkezi diye ayırdığınız yer pahalı bir semtte ise. Zaten veri merkezlerini varoşlara taşıdık bu yüzden. İçeriyi optimize etmek için de önce rack, şimdilerde ise blade yapıda sunuculara doğru bir geçişimiz söz konusu.
Sunucularımızın tükettiği elektrikten de tasarruf edebiliyoruz artık. Çalışmasına gerek duyulmayan işlemci çekirdekleri kendilerini kapalı duruma çekerek hem elektrik tüketmiyorlar, hem de tükettikleri zaman yaydıkları ısıyı düşürerek soğutma maliyetlerinde tasarrufa destek oluyorlar. Benzeri akıl disk sistemlerinde de var; çalışmayan disk dönmüyor artık.
Paylaşım bilişimde optimizasyon sağlayabildiğimiz en güzel noktalardan birisi. Birden çok sistemin aynı kabineti paylaşıyor olmasından başlıyoruz işe ama tahmin edeceğiniz üzere konuyu sanallaştırmaya doğru getiriyorum. Evet, artık bir fiziksel sunucunun üzerinde birden çok sanal sunucu çalıştırıyoruz.
Ama sanallaştırma illa ki bir fiziksel kaynağı birkaç farklı sanal parça olarak göstermek değil. Yoksa depolama sanallaştırma PC'lerimizdeki diskleri C: ve D: diye iki farklı parçaya bölmekten öteye gidemezdi. Verileri disklere fiziksel olarak yazmak yerine önce bir tasniften geçirip ona göre işlem yapıyoruz. Böylece depolama kaynaklarımızı çok daha akıllı şekilde yönetmemiz mümkün oluyor.
Aynı tasnif işlemini bugünlerde ağ cihazları da yapmaya başladı. TCP protokolü ile ilgili ufak tefek oynamalar da yaparsanız hem hat kalitesi, hem de bant genişliği anlamında ciddi farklılıklar yakalayabiliyorsunuz.
Her bir teknoloji de bir diğerini tetikliyor. Masaüstü sanallaştırmaya yatırım yaparsanız, PoE standardında zero-client'lar kullanarak istemci bilgisayar kablolamasından bile bir tasarruf sağlamanız mümkün. Aynı teknoloji size her istemci için bağımsız işlemci, bellek ve disk satın almanız yerine toplam kapasitesi çok daha küçük olan bir kaynak havuzundan aynı hizmeti vermenizi de sağlıyor.
Bilişim yönetimini de unutmamak lazım. Bilişim kaynaklarının yönetiminde otomasyona giderek bu amaçla hizmet veren personelden ve bunların maliyetlerinden de ciddi bir tasarruf sağlamak mümkün. Biraz kendi bacağına kurşun sıkmak gibi oluyor ama olsun.
Unutmamak gereken bir nokta da optimizasyon için harcayacağımız bedelin optimize edilmesi. Sonuçta attığımız taşın ürküttüğümüz kurbağaya değmesi gerekli.
Daha birçok detaylı örnek verilebilir tabi ki. Ancak işin özüne inecek olursak, günümüzde bir bilişim projesini yapmak için kaynakları yığmak yerine, var olan ve yeni alınacak kaynakları daha verimli kullanacak yapıları kurmak daha akıllıca bir yaklaşım. Aradaki fark, hele yıllara yayarsanız çok ciddi rakamlara ulaşabiliyor.
Optimizasyon ve bilişim gerçek hayatta çok iç içe iki kavram. Bilişimin temel konusu zaten kişi ve kurumların gündelik işlerini daha verimli yapabilir hale getirmek. Yalnız, bir anlamda hayatımızı optimize eden bilişim kaynakları o kadar yaygın bir hale geldi ki, bu kaynakların ne kadar verimli çalıştıklarını sorgulamanın zamanı da geldi artık.
Konuya şuradan başlayalım: Bilişim bizlerin yapmayı hedeflediğimiz kişisel ya da kurumsal işler için bir araç. Bir iş hedefine ulaşmak için kullanıyoruz bilişimi. Bu hedefin de belirli standartları, belirli kıstasları var. Öncelikli hedefimiz bu standartları tutturmak olmalı. Bunun için gerekli yatırım ne ise yapılmalı.
2000 yıllına kadar bu işler biraz daha az çetrefilliydi. Bilişim cihazlarının kapasiteleri kısıtlıydı. Karun kadar zengin olsanız da, 3 boyutlu bir dosyayı işlemek 200 MHz'lik bir bilgisayarda 3 saat sürüyorsa, bu süreci 2 saate düşürmek için yapabileceğiniz tek şey 300 MHz'lik bilgisayarın çıkmasını beklemekti. Verilen hizmetin süresini teknolojinin limitlerinin belirlediği o günlerde yapabileceğiniz en iyi optimizasyon abartmamaktan ibaretti çoğunlukla.
Tabi, 2000 deyince o zamanlar dot-com balonunun en şişik dönemleri olduğunu da unutmayalım. Bilişim camiası en havalı, çağını yaşıyor, bilişim teknolojilerine yatırım yapanlar da bu yatırımlarının verdikleri her kuruşu misliyle çıkaracaklarına inanıyordu. Derken balon patladı, sonra kuleler yıkıldı. Kurumların ceplerindeki paralar daha kıymetli hale gelince, diğer her alanda olduğu üzere bizim işleri de nasıl daha verimli yaparız diye hal çareleri aramaya başlar olduk.
Bu kadar donanıma gerçekten ihtiyaç var mı? Azaltamaz mıyız?
İşe fiziksel mekandan başlayabiliriz aslında. Bir sunucunun veri merkezinde kapladığı alan bile uç uca ekledikçe oldukça bir maliyet teşkil ediyor, hele veri merkezi diye ayırdığınız yer pahalı bir semtte ise. Zaten veri merkezlerini varoşlara taşıdık bu yüzden. İçeriyi optimize etmek için de önce rack, şimdilerde ise blade yapıda sunuculara doğru bir geçişimiz söz konusu.
Sunucularımızın tükettiği elektrikten de tasarruf edebiliyoruz artık. Çalışmasına gerek duyulmayan işlemci çekirdekleri kendilerini kapalı duruma çekerek hem elektrik tüketmiyorlar, hem de tükettikleri zaman yaydıkları ısıyı düşürerek soğutma maliyetlerinde tasarrufa destek oluyorlar. Benzeri akıl disk sistemlerinde de var; çalışmayan disk dönmüyor artık.
Paylaşım bilişimde optimizasyon sağlayabildiğimiz en güzel noktalardan birisi. Birden çok sistemin aynı kabineti paylaşıyor olmasından başlıyoruz işe ama tahmin edeceğiniz üzere konuyu sanallaştırmaya doğru getiriyorum. Evet, artık bir fiziksel sunucunun üzerinde birden çok sanal sunucu çalıştırıyoruz.
Ama sanallaştırma illa ki bir fiziksel kaynağı birkaç farklı sanal parça olarak göstermek değil. Yoksa depolama sanallaştırma PC'lerimizdeki diskleri C: ve D: diye iki farklı parçaya bölmekten öteye gidemezdi. Verileri disklere fiziksel olarak yazmak yerine önce bir tasniften geçirip ona göre işlem yapıyoruz. Böylece depolama kaynaklarımızı çok daha akıllı şekilde yönetmemiz mümkün oluyor.
Aynı tasnif işlemini bugünlerde ağ cihazları da yapmaya başladı. TCP protokolü ile ilgili ufak tefek oynamalar da yaparsanız hem hat kalitesi, hem de bant genişliği anlamında ciddi farklılıklar yakalayabiliyorsunuz.
Boru'dan nasıl daha fazla su akıtırız olayı ağ optimizasyonu başlığı ile hayli popüler.
Her bir teknoloji de bir diğerini tetikliyor. Masaüstü sanallaştırmaya yatırım yaparsanız, PoE standardında zero-client'lar kullanarak istemci bilgisayar kablolamasından bile bir tasarruf sağlamanız mümkün. Aynı teknoloji size her istemci için bağımsız işlemci, bellek ve disk satın almanız yerine toplam kapasitesi çok daha küçük olan bir kaynak havuzundan aynı hizmeti vermenizi de sağlıyor.
Zero client'lar daha ufak tabi, ama asıl mesele ortalama bir PC'nin ¼'ü kadar elektrik tüketiyorlar.
Bilişim yönetimini de unutmamak lazım. Bilişim kaynaklarının yönetiminde otomasyona giderek bu amaçla hizmet veren personelden ve bunların maliyetlerinden de ciddi bir tasarruf sağlamak mümkün. Biraz kendi bacağına kurşun sıkmak gibi oluyor ama olsun.
Unutmamak gereken bir nokta da optimizasyon için harcayacağımız bedelin optimize edilmesi. Sonuçta attığımız taşın ürküttüğümüz kurbağaya değmesi gerekli.
Daha birçok detaylı örnek verilebilir tabi ki. Ancak işin özüne inecek olursak, günümüzde bir bilişim projesini yapmak için kaynakları yığmak yerine, var olan ve yeni alınacak kaynakları daha verimli kullanacak yapıları kurmak daha akıllıca bir yaklaşım. Aradaki fark, hele yıllara yayarsanız çok ciddi rakamlara ulaşabiliyor.
Türkiye’de Teknoparklar
Günümüzde iş dünyasında “Üniversite” deyince hemen akla gelen bir kavram oldu Teknokent ya da diğer ifade edilişi ile Teknopark sözcüğü.
Ülkemizdeki yasal ifadesi Teknoloji Geliştirme Bölgesi olan teknoparkların dünyadaki geçmişi 1950’li yıllara dayanıyor. Türünün ilk örneği Amerika Birleşik Devletleri’nde Silikon Vadisi - Stanford Araştırma Parkı. Bu iş birlikteliğinin ne derece verimli olduğunu anlatmaya gerek yok. Amerika’daki başarının ardından 1970’li yıllarda Avrupa ve Japonya da teknokentler üzerinde bir yoğunlaşma yaşanmış. Teknokent kavramının standartlaşması ve teknokentlerin ortak bir çatı altında hareket etmesi için de 1984’te International Association of Science Parks and Areas of Innovation (IASP) kurulmuş. Bugün ülkemizdeki hemen hemen tüm teknoparklar bu kuruluşa üye durumdalar.
Türkiye’deki ilk teknokent çalışması 1980’lerin sonlarına doğru ODTÜ’de başlamış. Yapılan çalışmaların sonunda, 1991 yılında teknoloji geliştirmeye yönelik kuluçka merkezleri kurmak ana hedefi altında KOSGEB ile işbirliği içinde oluşturulan ODTÜ-TEKMER konunun Türkiye’deki ilk örneği olarak gösteriliyor. ODTÜ-TEKMER’de elde edilen başarılı çalışmalar sonunda Dünya Bankası tarafından hazırlanan bir fizibilite raporunun da desteği ile kavramın yasallaşması sürecine gidilmiş ve 2001 yılında 4691 numaralı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu yayınlanmış. Bu kanun sonrasında ilk faaliyete geçen teknoloji geliştirme bölgesi 2001 yılında ODTÜ-Teknokent olmuş. Türkiye’de de bir birliktelik sağlanması adına 2010 yılında Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Derneği kurulmuş.
Kanunla beraber Türkiye’de toplam 43 teknoloji geliştirme bölgesi ilan edilmiş. 2012 itibarı ile bunlardan 32 tanesi faaliyette. Dünya çapındaki rakam 400 civarında. Bugün dünyada 128.000’in üzerinde firmanın teknoloji geliştirme bölgelerinde faaliyet gösterdiği belirtiliyor.
İlk örneği bilişim sektöründen olduğu için olsa gerek, teknokentler genellikle bilişim firmaları ile birlikte anılıyorlar. Ancak, doğaldır ki konu bununla sınırlı değil; tarımdan spora, inşaattan uzay teknolojilerine kadar aklınıza hangi sektör gelirse gelsin, teknoloji geliştirme bölgelerinde faaliyet gösterebiliyor.
Teknokentlere yüksek talep gelmesi boşuna değil. Teknokent bünyesinde faaliyet gösteren işletmelere sağlanan belirli imtiyazlar iş sahiplerinin ilgisini çekiyor. Öncelikle, teknokentte faaliyet gösteren firmalara sağlanan çeşitli maddi avantajlar var. Belirli vergi kalemlerinde sağlanan muafiyet bunlardan ilk akla geleni. Teknokent firmaları KOSGEB desteklerinden yararlanabiliyorlar; bunların bir kısmı hibe şeklinde bir kısmı taksitli geri ödeme şeklinde olabiliyor. Maddi avantajların yanı sıra teknoloji geliştirme bölgesi yönetimlerinin sağlamakla yükümlü oldukları bazı altyapı hizmetleri de işletme sahiplerinin üzerinden belirli yükleri alıyor.
Haliyle bu avantajlara sahip olmanın bir de bedeli var. Basitçe araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunmak zorunda teknoloji geliştirme bölgesi firmaları. Tabi ki kanunda belirtilen şartlar dahilinde.
Aslında 4691 numaralı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu’nun Madde 1: Amaç başlığı konuyu layığı ile açıklıyor:
“Bu Kanunun amacı, üniversiteler, araştırma kurum ve kuruluşları ile üretim sektörlerinin işbirliği sağlanarak, ülke sanayiinin uluslararası rekabet edebilir ve ihracata yönelik bir yapıya kavuşturulması maksadıyla teknolojik bilgi üretmek, üründe ve üretim yöntemlerinde yenilik geliştirmek, ürün kalitesini veya standardını yükseltmek, verimliliği artırmak, üretim maliyetlerini düşürmek, teknolojik bilgiyi ticarileştirmek, teknoloji yoğun üretim ve girişimciliği desteklemek, küçük ve orta ölçekli işletmelerin yeni ve ileri teknolojilere uyumunu sağlamak, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunun kararları da dikkate alınarak teknoloji yoğun alanlarda yatırım olanakları yaratmak, araştırmacı ve vasıflı kişilere iş imkânı yaratmak, teknoloji transferine yardımcı olmak ve yüksek/ileri teknoloji sağlayacak yabancı sermayenin ülkeye girişini hızlandıracak teknolojik alt yapıyı sağlamaktır.”
Kanuni tanımları bir tarafa bıraksanız bile, vatandaş olarak baktığınızda da çok mantıklı bir oluşum teknokentler.
İşi sadece firmalar tarafından ele aldığınızda çoğu firmanın belirli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra bir atalete ulaştığını söyleyebilirsiniz. Firmaları içine girdikleri “al ve sat” döngüsünden çıkartmak için yapılacak en güzel yöntem onları araştırma ve geliştirmey teşvik etmek. Ancak tabi, devlet olarak yapacağınız bu teşviğin de uygulanabilir olmasını sağlamanız lazım. Ekonomik şartlar çoğu firmanın bu tür araştırma ve geliştirme faaliyetleri için bünyesinde daimi eleman barındırmasına olanak vermiyor.
Üniversitelere gelince de farklı bir kısır döngü oluşması tehlikesi ile karşı karşıyasınız. Üniversite olgusunu ortaöğretim kurumlarından ayıran birkaç öğe var. Bir tanesi üniversitelerin sadece öğretim kurumu değil, bir araştırma kurumu kimliğine de sahip olması. Bir ikincisi de üniversitenin yetiştirdiği öğrencinin başka bir öğretim kurumuna değil iş hayatına çıkış yapıyor olması. İşte bu noktada da üniversitelerin sadece öğrenci mezun eden, kendi bünyesinde de teorik araştırmalarla yetinen bir kurum haline dönüşmesi tehlikesi söz konusu. Bu araştırmalara ve araştırmacılara da bir yerden kaynak sağlamanız lazım.
Bir de üniversiteden mezun taze beyinlerin üreteceği fikirleri değerlendirmenin bir yolunu bulmanız lazım. Ekonomik imkanı kısıtlı ama geniş hayalleri olan gençlerin, atalet yolunda ilerleyen firmaların dişlilerine kapılmadan iş hayatına girebilmeleri konusunda bir çözüm bulmak gerek.
Bünyelerinde iki farklı alt yapılandırmayı barındıran teknoloji geliştirme bölgeleri aslında bu üç olgunun yan yana geldiği yerler.
Teknoloji geliştirme bölgelerinin bünyesinde er alan yapılardan birincisi teknoparklar. Bunlar halen ticari sürdüren firmaların araştırma ve geliştirme faaliyetlerini üniversitelerin sahip olduğu araştırma olanakları ile eşleştirmeyi hedefliyor. Bu sayede firmalar araştırma faaliyetleri için üniversitede bulunan araştırma kaynaklarını kullanabiliyor. Üniversitelerin sahip olduğu laboratuvar, kütüphane gibi varlıkların yanı sıra üniversite öğrencileri ve öğretim elemanları da firmalar için personel kaynağı olarak değerleniyor. Üniversiteler ise gerçekten ticari ve teknolojik fayda sağlayabilecek araştırma konularını ekonomik olarak destekleyebilecek finansal kaynaklarla buluşmuş oluyor. Mezunlar, daha önce projelerinde çalıştıkları firmalarda çok daha rahat iş bulabiliyorlar.
Teknoloji geliştirme bölgeleri bünyesinde bulunan bir bir başka yapılanma ise ilk aşama merkezleri. Kuluçka merkezi olarak da bilinen bu merkezlerin amacı ise yaratıcı fikirleri olan girişimci gençlere destek olmak. Teknoloji geliştirme merkezleri ilk aşama merkezi bünyesinde bulunan firmalara kuruluş, danışmanlık, lojistik gibi pek çok konuda destek olarak bu firmaların ticari hayatta var oluşlarını kolaylaştırmayı hedefliyor. Bu amaç teknopark bünyesinde bulunan firmaların ve akademik kaynakların kullanımını ile sağlanıyor. Yapılan istatistikler, ilk aşama merkezlerinde hayata başlayan firmaların başarı oranının diğer başlangıç firmalarına oranla iki kata yakın daha yüksek olduğunu gösteriyor.
Teknoparkların ve ilk aşma merkezlerinin, üniversite birimleri ile kolay etkileşebilecekleri kampüs benzeri bir ortamda konuşlandırılması ile teknoloji geliştirme bölgelerinin fiziksel yapısı da ortaya çıkmış oluyor.
Genç ve vizyoner çalışanların yoğun olduğu bu kampüsler aynı zamanda sadece sahip olduğu ortam nedeni ile bile araştırma geliştirme yapmayan firmalar için bile cazip iş merkezleri haline geliyorlar. Bugün çok uluslu şirketlerin irtibat ofisleri için dahi tercih edilen yerler teknoparlar. Bunda bu tür firmalarının ekosistemlerinde yer alan firmaların çoğunluğunun da teknoparklarda yer alması etken.
Günlük hayatımızda yer etmiş pek çok şeyin aslında teknoparklarda üretilen projelerden çıkmış olması, bu olgunun ne kadar doğru bir yaklaşım olduğunun ispatı niteliğinde. Hepimizin her gün dolaylı yoldan da olsa kullandığı nüfus ve vatandaşlık hizmetlerinin sürekliliğinin sağlandığı teknolojiler, ticari başarı yakalamış bir araç takip sistemi, gazetelerden takip ettiğimiz insansız keşif araçlarının tasarımı, Çanakkale Savaşı Destanı’nı anlatan Boğaz Harbi oyunu gibi pek çok proje teknoloji geliştirme bölgelerinden çıkma. Türkiyenin en önde gelen telekom operatörleri ve çevrimiçi satış siteleri teknoparklardan birinde projelendirilmiş Türkçe dil kökenli arama motorları kullanıyor. Hatta çocukların sevgilisi Pepee’nin bile doğum yeri bir teknopark.
Baksanıza, çoğumuz farkında bile olmadan günlük hayatımızın bir parçası olarak kullanmaya başlamışız Teknopark ürünlerini. Bu örneklere bakınca, Türkiye’de teknoloji geliştirme bölgesi kavramının başarıyla uygulandığını söylemek mümkün.
Bu başarının ödülü olarak 4691 numaralı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu’nda 31 Aralık 2013’te sona ereceği belirtilen ile firmalara sağlanan vergi avantajları, Mart 2011’de yayınlanan 6170 numaralı kanun ile 31 Aralık 2023’e kadar uzatıldı. Dileğimiz teknoparklarda bu ek 10 yılda bugüne kadar yapılanların çok daha üstünde bir performans sergilenmesi ve teknoparklar sayesinde ülkemizin teknoloji üretiminde lider ülkelerden birisi haline gelmesi yönünde.
Bu yazı daha sonra düzenlenerek CeBIT Life Magazine 1. Sayı'sının 40. sayfasında aynı başlıkla yayınlanmıştır.
Ülkemizdeki yasal ifadesi Teknoloji Geliştirme Bölgesi olan teknoparkların dünyadaki geçmişi 1950’li yıllara dayanıyor. Türünün ilk örneği Amerika Birleşik Devletleri’nde Silikon Vadisi - Stanford Araştırma Parkı. Bu iş birlikteliğinin ne derece verimli olduğunu anlatmaya gerek yok. Amerika’daki başarının ardından 1970’li yıllarda Avrupa ve Japonya da teknokentler üzerinde bir yoğunlaşma yaşanmış. Teknokent kavramının standartlaşması ve teknokentlerin ortak bir çatı altında hareket etmesi için de 1984’te International Association of Science Parks and Areas of Innovation (IASP) kurulmuş. Bugün ülkemizdeki hemen hemen tüm teknoparklar bu kuruluşa üye durumdalar.
Türkiye’deki ilk teknokent çalışması 1980’lerin sonlarına doğru ODTÜ’de başlamış. Yapılan çalışmaların sonunda, 1991 yılında teknoloji geliştirmeye yönelik kuluçka merkezleri kurmak ana hedefi altında KOSGEB ile işbirliği içinde oluşturulan ODTÜ-TEKMER konunun Türkiye’deki ilk örneği olarak gösteriliyor. ODTÜ-TEKMER’de elde edilen başarılı çalışmalar sonunda Dünya Bankası tarafından hazırlanan bir fizibilite raporunun da desteği ile kavramın yasallaşması sürecine gidilmiş ve 2001 yılında 4691 numaralı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu yayınlanmış. Bu kanun sonrasında ilk faaliyete geçen teknoloji geliştirme bölgesi 2001 yılında ODTÜ-Teknokent olmuş. Türkiye’de de bir birliktelik sağlanması adına 2010 yılında Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Derneği kurulmuş.
İlk teknoloji geliştirme bölgemiz, ODTÜ Teknokent.
İlk örneği bilişim sektöründen olduğu için olsa gerek, teknokentler genellikle bilişim firmaları ile birlikte anılıyorlar. Ancak, doğaldır ki konu bununla sınırlı değil; tarımdan spora, inşaattan uzay teknolojilerine kadar aklınıza hangi sektör gelirse gelsin, teknoloji geliştirme bölgelerinde faaliyet gösterebiliyor.
Teknokentlere yüksek talep gelmesi boşuna değil. Teknokent bünyesinde faaliyet gösteren işletmelere sağlanan belirli imtiyazlar iş sahiplerinin ilgisini çekiyor. Öncelikle, teknokentte faaliyet gösteren firmalara sağlanan çeşitli maddi avantajlar var. Belirli vergi kalemlerinde sağlanan muafiyet bunlardan ilk akla geleni. Teknokent firmaları KOSGEB desteklerinden yararlanabiliyorlar; bunların bir kısmı hibe şeklinde bir kısmı taksitli geri ödeme şeklinde olabiliyor. Maddi avantajların yanı sıra teknoloji geliştirme bölgesi yönetimlerinin sağlamakla yükümlü oldukları bazı altyapı hizmetleri de işletme sahiplerinin üzerinden belirli yükleri alıyor.
Haliyle bu avantajlara sahip olmanın bir de bedeli var. Basitçe araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunmak zorunda teknoloji geliştirme bölgesi firmaları. Tabi ki kanunda belirtilen şartlar dahilinde.
Aslında 4691 numaralı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu’nun Madde 1: Amaç başlığı konuyu layığı ile açıklıyor:
“Bu Kanunun amacı, üniversiteler, araştırma kurum ve kuruluşları ile üretim sektörlerinin işbirliği sağlanarak, ülke sanayiinin uluslararası rekabet edebilir ve ihracata yönelik bir yapıya kavuşturulması maksadıyla teknolojik bilgi üretmek, üründe ve üretim yöntemlerinde yenilik geliştirmek, ürün kalitesini veya standardını yükseltmek, verimliliği artırmak, üretim maliyetlerini düşürmek, teknolojik bilgiyi ticarileştirmek, teknoloji yoğun üretim ve girişimciliği desteklemek, küçük ve orta ölçekli işletmelerin yeni ve ileri teknolojilere uyumunu sağlamak, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunun kararları da dikkate alınarak teknoloji yoğun alanlarda yatırım olanakları yaratmak, araştırmacı ve vasıflı kişilere iş imkânı yaratmak, teknoloji transferine yardımcı olmak ve yüksek/ileri teknoloji sağlayacak yabancı sermayenin ülkeye girişini hızlandıracak teknolojik alt yapıyı sağlamaktır.”
Kanuni tanımları bir tarafa bıraksanız bile, vatandaş olarak baktığınızda da çok mantıklı bir oluşum teknokentler.
İşi sadece firmalar tarafından ele aldığınızda çoğu firmanın belirli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra bir atalete ulaştığını söyleyebilirsiniz. Firmaları içine girdikleri “al ve sat” döngüsünden çıkartmak için yapılacak en güzel yöntem onları araştırma ve geliştirmey teşvik etmek. Ancak tabi, devlet olarak yapacağınız bu teşviğin de uygulanabilir olmasını sağlamanız lazım. Ekonomik şartlar çoğu firmanın bu tür araştırma ve geliştirme faaliyetleri için bünyesinde daimi eleman barındırmasına olanak vermiyor.
Üniversitelere gelince de farklı bir kısır döngü oluşması tehlikesi ile karşı karşıyasınız. Üniversite olgusunu ortaöğretim kurumlarından ayıran birkaç öğe var. Bir tanesi üniversitelerin sadece öğretim kurumu değil, bir araştırma kurumu kimliğine de sahip olması. Bir ikincisi de üniversitenin yetiştirdiği öğrencinin başka bir öğretim kurumuna değil iş hayatına çıkış yapıyor olması. İşte bu noktada da üniversitelerin sadece öğrenci mezun eden, kendi bünyesinde de teorik araştırmalarla yetinen bir kurum haline dönüşmesi tehlikesi söz konusu. Bu araştırmalara ve araştırmacılara da bir yerden kaynak sağlamanız lazım.
Bir de üniversiteden mezun taze beyinlerin üreteceği fikirleri değerlendirmenin bir yolunu bulmanız lazım. Ekonomik imkanı kısıtlı ama geniş hayalleri olan gençlerin, atalet yolunda ilerleyen firmaların dişlilerine kapılmadan iş hayatına girebilmeleri konusunda bir çözüm bulmak gerek.
Bünyelerinde iki farklı alt yapılandırmayı barındıran teknoloji geliştirme bölgeleri aslında bu üç olgunun yan yana geldiği yerler.
Teknoloji geliştirme bölgelerinin bünyesinde er alan yapılardan birincisi teknoparklar. Bunlar halen ticari sürdüren firmaların araştırma ve geliştirme faaliyetlerini üniversitelerin sahip olduğu araştırma olanakları ile eşleştirmeyi hedefliyor. Bu sayede firmalar araştırma faaliyetleri için üniversitede bulunan araştırma kaynaklarını kullanabiliyor. Üniversitelerin sahip olduğu laboratuvar, kütüphane gibi varlıkların yanı sıra üniversite öğrencileri ve öğretim elemanları da firmalar için personel kaynağı olarak değerleniyor. Üniversiteler ise gerçekten ticari ve teknolojik fayda sağlayabilecek araştırma konularını ekonomik olarak destekleyebilecek finansal kaynaklarla buluşmuş oluyor. Mezunlar, daha önce projelerinde çalıştıkları firmalarda çok daha rahat iş bulabiliyorlar.
Bilkent Cyberplaza'da bulunan Microsoft Kuluçka Merkezi
Teknoparkların ve ilk aşma merkezlerinin, üniversite birimleri ile kolay etkileşebilecekleri kampüs benzeri bir ortamda konuşlandırılması ile teknoloji geliştirme bölgelerinin fiziksel yapısı da ortaya çıkmış oluyor.
Genç ve vizyoner çalışanların yoğun olduğu bu kampüsler aynı zamanda sadece sahip olduğu ortam nedeni ile bile araştırma geliştirme yapmayan firmalar için bile cazip iş merkezleri haline geliyorlar. Bugün çok uluslu şirketlerin irtibat ofisleri için dahi tercih edilen yerler teknoparlar. Bunda bu tür firmalarının ekosistemlerinde yer alan firmaların çoğunluğunun da teknoparklarda yer alması etken.
Günlük hayatımızda yer etmiş pek çok şeyin aslında teknoparklarda üretilen projelerden çıkmış olması, bu olgunun ne kadar doğru bir yaklaşım olduğunun ispatı niteliğinde. Hepimizin her gün dolaylı yoldan da olsa kullandığı nüfus ve vatandaşlık hizmetlerinin sürekliliğinin sağlandığı teknolojiler, ticari başarı yakalamış bir araç takip sistemi, gazetelerden takip ettiğimiz insansız keşif araçlarının tasarımı, Çanakkale Savaşı Destanı’nı anlatan Boğaz Harbi oyunu gibi pek çok proje teknoloji geliştirme bölgelerinden çıkma. Türkiyenin en önde gelen telekom operatörleri ve çevrimiçi satış siteleri teknoparklardan birinde projelendirilmiş Türkçe dil kökenli arama motorları kullanıyor. Hatta çocukların sevgilisi Pepee’nin bile doğum yeri bir teknopark.
Pepee'nin yaratıcısı Düşyeri de ETGB Anadolu Teknoparkı sakinlerinden.
Baksanıza, çoğumuz farkında bile olmadan günlük hayatımızın bir parçası olarak kullanmaya başlamışız Teknopark ürünlerini. Bu örneklere bakınca, Türkiye’de teknoloji geliştirme bölgesi kavramının başarıyla uygulandığını söylemek mümkün.
Bu başarının ödülü olarak 4691 numaralı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu’nda 31 Aralık 2013’te sona ereceği belirtilen ile firmalara sağlanan vergi avantajları, Mart 2011’de yayınlanan 6170 numaralı kanun ile 31 Aralık 2023’e kadar uzatıldı. Dileğimiz teknoparklarda bu ek 10 yılda bugüne kadar yapılanların çok daha üstünde bir performans sergilenmesi ve teknoparklar sayesinde ülkemizin teknoloji üretiminde lider ülkelerden birisi haline gelmesi yönünde.
Bu yazı daha sonra düzenlenerek CeBIT Life Magazine 1. Sayı'sının 40. sayfasında aynı başlıkla yayınlanmıştır.
Bulut Bulut Üstüne
Bazı şeyler isimlerinin hakkını o kadar güzel veriyor ki, onlara bu ismi ilk takan her kimse gidip tebrik edesim geliyor. Bulut bilişim de bunlardan birisi benim gözümde. Adını çizimlerde interneti temsil etmek için kullandığımız bulut şeklinden aldığı kanısı yaygın. Ancak bulut bilişimin masmavi bir bahar gökyüzünde süzülen bembeyaz bir bulut gibi huzur mu verdiği yoksa simsiyah bir sonbahar gökyüzünü kapatıp insanın ruhunu mu kararttığı yoruma açık.
Gerçek hayatta da bulut deyince çok farklı şeyleri anlamak mümkün.
Mayıs 2000'de dot-com balonu patlamış, 2001'de malum terör saldırıları olmuş; bilişim sektörü sefilleri oynuyor. Tek ekmeği internetten satış olan Amazon'un bilişime yatırım yapmaktan başka çaresi yok. Veri merkezlerini güncel, son teknoloji ile donatılmış vaziyette tutuyor. Amazon'un gelirinin yarıdan fazlası en Kasım-Aralık aylarında yapılan satışlardan geliyor o dönemde. O yüzden veri merkezleri bu zaman diliminde doğacak ihtiyacı karşılayacak şekilde ölçekleniyor.
“Yahu biz bu bilişim kaynak bolluğunu kalan 10 ayda nasıl paraya çeviririz?” sorusunun en mantıklı cevabının bunu birilerine kiralamak olduğu ortaya çıkıyor. Bu temele dayalı çalışmalar neticesinde 2006 yılında Amazon WEB Service ticari hayatta yerini alıyor. Doğru bir pazarlama stratejisi, diğer firmaların da bu işe uyanması ile sonrası çorap söküğü gibi geliyor.
Kitap, DVD derken, uyanık, başımıza ne işler açtı.
Bulut bilişimde temel felsefe, sizin bilişimden beklediğiniz her ne ise onun size bir hizmet olarak verilmesi. Siz kendinizinmiş gibi davranan bir sunucu da isteyebilirsiniz, ya da e-posta hizmeti, belki de bir depolama alanı. Bu servise ulaşmak için de interneti kullanmanız bekleniyor sadece. Sonrası, “havada bulut, bilişimle boğuşmayı unut” şeklinde. Servis sağlayıcınız kalan tüm işleri sizin adınıza hallediyor.
Tabi böyle yapabilmek için klasik bilişimci kimliğinizden ödün vermeniz gerekiyor. Neredeki bir sunucudan hizmet alıyorum, verilerim hangi merkezlerdeki hangi disklerde duruyor filan, bunlara çok takılmamanız lazım. Bilgisayarınızın prizindeki elektrik Keban'dan mı geliyor, Yatağan'dan mı diye dert etmediğiniz gibi, burada da sağlayıcınıza güvenip istediğinizi alıp alamadığınıza bakacaksınız.
Bulut bilişim diye bir şeyi asıl var eden tabi ki internet altyapılarının bu derece gelişmesi oldu. Bundan 15 yıl önce istemci bilgisayarlarımız ile kurumsal sunucularımız arasında 10 Mbps hızında yerel ağ ile haberleşiyorduk. Bugün internete bağlı istemcilerimiz en kötü 8 Mbps hızında bant genişliğine sahipler.
Hal böyle olunca, 1990'lı yılların sonunda kurum içi aldığımız kalitede bir e-posta hizmetini bugün internette duran Hotmail'den alıyor olmamız hiç de şaşırtıcı değil. O zamanlar popüler olan istemci-sunucu tabanlı yapıya bugün internete bağlı istemci-internette bi yerde sunucu şeklinde yaklaşmamız mümkün; zaten ona da bulut bilişim diyoruz.
Neye bulut denildiği de bambaşka bir konu aslında. Gerçek bir buluta bakan herkes nasıl ki farklı bir şekil görüyorsa, bilişim işinde olan herkes için de bulut bilişim farklı bir anlam ifade ediyor.
Öncelikle birbirinden çok farklı iki bulut bilişim kavramı var. Açık bulut ve özel bulut. Sayısız barajlar, santraller gibi bileşenlerden oluşan ulusal elektrik şebekesi ile birbirini yedekleyen iki jeneratörden oluşan bina sistemi kadar farklılar birbirlerinden.
Daha önce bahsi geçen Amazon açık buluta bir örnek. Ne kaç veri merkezi olduğunu biliyorsunuz, ne nerede olduğunu, ne kullandığınız sistemleri, ne de buralardan başka kimlerin hizmet aldığını. Hizmetin bu örgü yapıdan size getirilmesi bambaşka bir dinamik.
Özel bulut ise belirli bir kullanıcı kitlesine, örneğin bir kuruma ait, başka kullanıcıların dahil edilmediği bir yapı. Hal böyle olunca çoğunlukla organizasyona ait 2-3 veri merkezinde, kuruma ait sistemlerden sınırlı sayıda istemciye kapalı devre hizmet veren bir yapıdan bahsediyoruz.
Yine de her iki yapı da sanallaştırma, çok merkezli çalışma, cihaz ve konum bağımsız çalışabilme, kaynakların dinamik atanması, bilişim kaynaklarının merkezileştirilmesi, güvenlik, yüksek performans gibi ortak özellikleri bünyelerinde barındırıyorlar. Bu saydıklarımıza da bulut bilişim teknolojileri diyoruz zaten.
E, zaten bu saydığımız teknolojileri kendi bilişim altyapılarımızda hali hazırda uygulamıyor muyuz? Çoktan başlamışız hepimiz ucundan bulut bilişime, o yüzden çok da üzerine düşmemek lazım belki. Asıl önemli olan işimizi yapmak, kullandığımızın adı bulut olsa da olur, olmasa da.
Daha önce de dediğim gibi, hepimiz aynı buluta bakıyoruz da, kimimiz uzandığı çimenlerden bir yüz görüyor o bulutta, kimimiz tedbirli; şemsiyesini almaya gidiyor.
Bazen bulutta Atatürk bile görmek mümkün; tarih 10 Kasım 1953
Bu yazı daha sonra düzenlenerek CeBIT Life Magazine 1. Sayı'sının 32. sayfasında "Bulut Bilişim Üstüne" başlığıyla yayınlanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







