02 Aralık 2012

IPv6 Niye Geliyor?

“Çünkü IPv4’ler tükendi” diyerek yazıyı çok kısaca bitirmek mümkün tabi. Yine de, ana nedeni gerçekten bu tükenme olan IPv6'ye, bu tükenmenin altında yatan dinamiklerle birlikte göz atmakta fayda var.

IPv6’nın adını son iki-üç yılda duyar olduk ama yeni bir şey değil aslında. Standart çalışmaları 1990'lı yıllara dayanıyor, şu anda olarak kabul edilen tanımı Aralık 1998'de yapılmış. Biraz “bu adamlar teknolojisini çoktan yapmışlar ama mahsus ağır ağır piyasaya sürüyorlar” komplo teorisini doğrular bir teknolojik kavram. O yüzden, yıllardır var olmasına rağmen, şu an ihtiyaç duyulduğu için geliyor IPv6 desek yanlış olmaz; artık bir önceki protokol olan IPv4 ihtiyaçları karşılayamaz hale geldi.


Tıpkı telefon numaraları gibi, birbiriyle haberleşmek isteyen her bilişim cihazının kendine has bir IP numarası olması gerekiyor. Bugün kullandığımız telefon numaralandırma sistemi yüz milyarlarca kişiyi adresleyebilecek kapasitede. Dünya nüfusunun yüz katından fazlasına adanmış bir numara verebilecek bir sistem olduğu için “Telefon Numarası v6” diye bir ihtiyaç duymuyoruz henüz.

IP üzerinden haberleşen cihazlar için durum biraz farklı. IPv4'ün kullandığı adresleme sistemi kabaca 4 milyar farklı adres üretebiliyor. Oysa bugün itibarı ile dünya üzerinde IP kullanarak ağ erişimi sağlayan 15 milyar cihaz olduğu tahmin ediliyor. Eh, şu an evimde sadece bana ait 7 farklı ağ erişimli cihaz sayabildiğime göre, olmayacak rakam değil.

Tarihçesine bakacak olursanız, IP 1,2 ve 3 deneysel sürümler olmuş. IPv4 de aslında ticari ya da halka açık bir protokol olarak düşünülmemiş; o yüzden 4 milyar adresin haydi haydi yeterli düşünülmüş. Gelin görün ki, internet bu protokol üzerinden yaygınlaşınca, 1991 yılında bu adresin yetmeyeceği ön görülmüş. Gene deneysel bir IPv5'in ardından, daha önce de belirttiğimiz üzere IPv6 standardı, bir sonraki nesil adresleme standardı olarak ilan edilmiş.

Peki, IPv6 ile kaç cihaza kadar adresleyebilirsiniz? Kolay; 3.4 x 1038 ya da okunur dili ile 340 undecillion, tam olarak 340.282.366.920.938.463.463.374.607.431.768.211.456. Bu öyle hayal edilemez bir rakam ki, dünya üzerinde bulunan tüm kum tanelerinin sayısının sağına 18 tane 0 koyduğunuzda ancak bu seviyeye gelebiliyorsunuz. Gelin, görün ki bu rakamın da 2128 yılında yetersiz kalacağı tahmin edilmekte. Torunumun torununu zor günler bekliyor.

Artık eskiden hiç aklımıza gelmeyen bir sürü cihaz IP istemcisi olmuş durumda. Bundan 10 sene öncesine kadar sadece bilişim cihazları IP tabanlı ağlara bağlanıyordu. Bugün teknoloji marketlerinden her gün yüzlerce akıllı televizyon satılıyor. Hemen hemen bütün cep telefonlarının internet erişimi var, masa telefonlarında da IP tabanlı çözümler yaygınlaştı. Bırakın güvenlik kameralarını, bildiğimiz fotoğraf makineleri IP tabanlı. Yarın öbür gün akıllı evlerdeki lambalar, ısıtma cihazları ve muhtemelen şu an aklımıza bile gelmeyen bir sürü şey daha IP dünyasına dahil olacaklar.

Temel amacı bu adresleme problemini çözmek olmakla beraber, IPv6 işi sadece basit bir numaralandırma yapısı ile bırakmıyor elbette. Bu kadar cihazı birbiri ile konuşturacaksanız, nasıl konuşturacağınız konusunda da bir şeyler yapmanız gerek.

Aynı veri paketini birden çok noktaya tek seferde taşıma özelliği diye tarif edebileceğimiz Multicasting özelliği IPv6'da standart olarak geliyor.

Ağ katmanında güvenlik sağlayan IPsec zaten esas olarak IPv6 için geliştirilip sonradan IPv4'e uyarlanmıştı.

IPv6 kullanan cihazlar bir ağa bağlandıklarında kendilerini otomatik olarak ayarlayabiliyorlar. Bu işlem için bağlı bulundukları ağ yönlendiricisi ile kendi dillerinde ufak bir sohbet yapmaları yeterli oluyor.

Bahsi geçen bu sohbetin doğru yapılmasını sağlayan önemli bir faktör de IPv6 adresinin kaynağı olan cihazın MAC adresinin, yani üzerindeki ağ denetleyicisinin fiziksel kimliğinin bilincinde olması. Bu sayede IPv6 kullanan cihazın istemci mi, sunucu mu, mobil cihaz mı ya da bir ağ yönlendiricisi mi olduğuna göre uygun bağlantılar yapabiliyor. Multicasting ve IPsec de aslında bu farkındalığın nimetlerinden faydalanıyorlar.

Veri paketlerinin daha verimli oluşturulması ve aktarılması ile ilgili birkaç konu daha var ama çok teknik detaya girmek gerek. Özetle veri iletişimi daha etkin yöntemlerle yapılıyor desek yeterli olacak.

Bilişim dünyasının en popüler konularından bir tanesi internetin nasıl IPv4'ten IPv6'ya geçeceği. Tabi ki birden bire olmayacağı aşikar. Günümüzde hemen hemen tüm cihazlar, işletim sistemleri ve uygulamalar her iki protokolü bir arada destekleyecek özelliklerde üretiliyor. Geçiş konusunda çözüm ve danışmanlık sağlayan bir sektör türedi.

Her şeyin birbiri ile iletişeceği bir dünya fantezisinin ne kadarını göreceğiz bakalım ama Allah ömür verirse göreceğimiz kadarının IPv6 destekli olacağı kesin.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek CeBIT Life Magazine 1. Sayı'sının 28. sayfasında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Bilişim İle İş Sürekliliği

İlk bakışta İş Sürekliliği kavramının çok da açıklanacak bir yanı yok gibi görünüyor. Her ne iş yapıyorsan, sürekli yapabiliyor olacaksın.
 
İşin içine Bilişim'i katınca olay biraz farklı hale geliyor. Altı tane çok önemli soru çıkıyor karşımıza.
  1. Ne işler yapıyorsun?
  2. Yaptığın işlerin birbiri ile ilişkisi ne?
  3. Yaptığın işlerin birbirleri arasında önceliği ne?
  4. Hangi işlerini Bilişim ile yapıyorsun?
  5. Bilişim ile yaptığın işlerin içinde bilişim olmayan neler var?
  6. Bilişim ile yaptığın işlerin Sürekli'liği ile neyi kast ediyorsun?
Ne işi, hangi kaynaklarla yaptığını bilmek önemli. Bilişim sonra geliyor.
 
Biraz mola verip, başka bir yerden devam edelim.
 
Benim de içinde bulunduğu bilişim teknolojisi insanları olarak “İş Sürekliliği” denince işi dönüp dolaştırıp bilişim sistemlerinin sürekliliği konusuna bağlamayı severiz. Biz o “iş”ten anlarız çünkü.
 
Bundan 10 sene önce sektörün bilinen donanım üreticisi firmalarından birinde çalışırken benim için iş sürekliliği çok basit bir konuydu. İki farklı yerleşkeye bizim depolama ünitelerinden birer tane koyuyordun, onları da uygun yazılımlarla birbirine kopyalıyordun. Ha, her iki tarafta da her ne iş yapıyorsa, sunuculardan da birer kopya. Al sana iş sürekliliği; bi taraf giderse diğeri çalışır, daha ne istiyorsun?
 
Kariyerimde bir sonraki durağım olan sistem entegratör firma bana bir şeyler daha kattı. O kopyalamalar öyle hop diye olmuyordu. Arada ağ cihazları vardı, onların güvenli haberleşmesi için katmanlar gerekliydi, yazılımlar kendilerini arıza durumunda sağlam taraftan ayağa kaldırmak için farklı taklalar atıyorlardı. O taklaları atarken de zaman geçiyordu. Çözümünüzü tolere edebileceğiniz potansiyel veri kaybınız ve tekrar çalışmaya başlayacağınız süreyi göz önüne alarak tasarlamanız gerekiyordu; bunları Geri Dönüş Anı Hedefi ve Geri Dönüş Süresi Hedefi diye tercüme etmiştik. Bu süreleri küçülttükçe ortaya çıkan çözüm daha yüksek maliyetli oluyordu.
 
Doğrusu, buraya kadar Felaket Kurtarma kavramından bahsettik. Aslında beklenti farklı konumlardaki sistemlerin paralel çalışması yönündeydi. Böylece bir tarafta bir şeyler olsa bile, diğer veri merkezi çalışmaya devam ediyordur. Uygun yazılım tekniklerini de kullanarak bunu yapmanın da mümkün olduğunu gördük. Bulut Bilişim'in de temellerinden biri olan bu çoklu veri merkezli çalışma mantığında kullanıcılar bir veri merkezinin işlevini tamamen yitirmesi durumunda bile hemen hemen hiç bir şey hissetmiyorlardı.
 
Çok güzel. Ama hala önemli bir nokta eksik. Resimde “iş” nerede?
 
Molamızı bitirelim.
 
 
Günümüz bilişim teknolojileri, herhangi bir bilişim sisteminin neredeyse hiç bir kesintiye uğramadan çalışmasını sağlayacak noktada. Olay paraya bakıyor.
 
Bilişim teknolojilerinin tek başına sağlayamadığı nokta ise, kurumların hangi işlerini nasıl yaptığı. Zaten baştaki sorular da buradan çıkıyor.
 
Bir kere işlerin tanımı lazım. Evrak otomasyonu olur, e-ticaret olur, çay ocağı olur... Kurum içerisinde yürüyen bütün işlevleri tanımlamak belki en basit ama kesinlikle en önemli konu. Her şeyi bilişimle yapmak zorunda değiliz; bazı şeyler hala bilgisayarlar olmadan da yürüyor.
 
Bunların birbirleri ile ilişkisini çıkartmak gerekiyor. İster paralel çalışsın, ister arıza anında devreye girsin, iki veri merkezinizde çalışması planlanan insanların iş yerlerine gelme problemini çözemediğiniz sürece o veri merkezi işlemez. Eğer personel servisi hizmetiniz varsa o bile iş sürekliliğinin bir parçasıdır. Sizin evrak yönetim sisteminiz ancak o adamlar oraya gelirse çalışır.
 
Bu noktada kurum olarak yapılan işleri önceliklendirmek gerekiyor. Hali ile her iş bir diğerinden farklı dinamiklere sahip; kimi işlevler bir diğerinin varlığını gerektiriyor. Bu konuda verilebilecek en güzel örneklerden bir tanesi e-posta hizmeti. Şube yapısında çalışan bir organizasyonda, temel iş uygulamasının çalışmadığını haber vermek, o iş uygulamasını çalıştırmaktan daha öncelikli olabiliyor.
 
İçine bilişim bulaşanları işleri tarif etmek haliyle şart ki, o sistemlerin sürekliliğini sağlayalım. En nihayet, bilişimcilerin oyun sahasına girdik. Bunu nasıl yaptığımızı molada anlattık zaten
 
Burada da dikkat edilmesi gereken bir başka nokta var. İşi her ne kadar bilişim ile yapıyor olursanız olun, iş sürecinin içinde bilişimle hiç alakası olmayan bileşenler bulunabilir. Ürettiğiniz bir evrağa damga basıyorsanız, iş sürekliliği planınızda ıstampa mürekkebi bulundurmayı unutmayın.
 
Ve geldik “Süreklilik” konusuna. Her işlevin kendine has bir sürekliliği var. Internet'ten satış yapan sisteminiz elbette ki hiç durmayacak. Ama raporlama sisteminiz biraz bekleyebilir. Şubeleriniz çevrim dışı çalışabiliyorsa, veriyi sonra eşleyebilir ya da tekrar elle girebilirler. Size kalmış. Bu noktadaki seçimleriniz iş sürekliliği yatırımınızda bilişim maliyetlerinizi en çok etkileyen nokta olacaktır.
 
Her şeyi planladıktan sonra da işiniz bitmiyor maalesef. Kurduğunuz yapının işlevsel olup olmadığını, kurumunuzun o anki dinamikleri ile uyumlu olup olmadığını sürekli denetlemeniz gerekiyor.
 
Gördüğünüz gibi konu “İş”inizin sürekliliği olduğunda bilişim sadece bilişim ile oluşturduğunuz işlevlerin sürekliliğini sağlayabilen bir araç. Asıl “İş”i sürdürmek yine size kalıyor.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek CeBIT Life Magazine 1. Sayı'sının 25. sayfasında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Sanallaştırma Ve Son Kullanıcı



Son yıllarda hakkında o kadar çok yazıldı çizildi ki artık günlük gazete okuyucusu olan bir kişi bile en azından böyle bir şey olduğunu biliyor. İş ya da özel hayatında bilişim kullananlar için biraz daha tanıdık bir kavram haliyle.

Sanallaştırmanın işi sistemler olan bilişimcilerin hayatını nasıl güzelleştirdiğini anlatan pek çok kaynak var; ben bile çeşitli vesilelerle sanallaştırma üzerine 5-6 yazı yazdığımı biliyorum. Ancak bilişim hizmetlerini tüketen son kullanıcıların hayatında sanallaştırmanın yeri konusuna da bir göz atmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.
Dünyadaki pek çok konu gibi, bilişim hizmetleri de bir arz talep ikilisinden oluşuyor. İşi bilişim olanlar, son kullanıcıların talep ettikleri hizmetleri arz etmekle yükümlüler. Sanallaştırma da bu arzı gerçekleştirmekte kullandıkları bir araçlar topluluğu. Başka bir deyişle, sanallaştırma ile son kullanıcıların yolu, kendilerine iletilen bilişim hizmetleri sağlanırken kesişiyor.

Peki, ne bekliyor kullanıcılar? Aslında basit. Söz konusu olan her ne uygulama ise o uygulamayı basit bir şekilde kullanmak istiyorlar. Her yerden, her zaman, aynı arayüzle.

Burada biraz basmakalıp bir hareket ile Türk Dil Kurumu'ndan sanal sözcüğünün tanımına bakmak istiyorum. “Gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan” diye açıklıyor sanal sözcüğünü.
Buradan farklı bir bakış açısı yakalanabiliyor aslında. Kullanıcılar zihinlerinde tasarladıkları uygulama arayüzünü karşılarında gördükleri sürece sorun yok. Aslında kullanıcının beklentisi sanal bir anlamda. Onu nasıl sağlayacağımız bizim işimiz.

iOS, Windows 8, Android... Ikon farklı ama hangisine tıklarsanız tıklayın, aynı oyunu oynuyorsunuz.
 
Angry Birds oynarken altta Android mi, iOS mu, Windows mu olduğu ile çok da ilgilenmiyorsunuz sonuçta. Uygulama sizin bilgisayarınızda mı çalışıyor, yoksa başka bir yerde çalışıp da görüntüsü mü size aktarılıyor o da dert değil. Kullanıcının endişesi mavi kuşa nerede bastığında 3'e bölmek daha verimli, o olmalı.

Bilişim kullanımını, son kullanıcıya kullanılan bilişim kaynaklarından bu derece bağımsız yaşatma kavramına ben Kullanıcı Deneyimi Sanallaştırma adını veriyorum. Kullanıcı tarafından baktığımda benim aklımın erdiği en ileri nokta burası. Şu anda bu yazıyı yazdığım makinede Linux işletim sistemi var ama Firefox tarayıcı üzerinden Word Web App ile alışık olduğum Microsoft Word arayüzü ile düzenliyorum. Aynısını tablet bilgisayarımdan ve dahi hatta cep telefonumdan da yapabilirdim.

Bu kavram bizlere de biraz yeni aslında. Benim bulunduğum nesil masaüstü işletim sistemi bağımlısı biraz. Bizim gibi illaki alıştığımız “Başla” düğmesini, klasör düzenlerini görmek için bir alt kavram olan Masaüstü Sanallaştırma geliyor. Ancak felsefe aynı, sizin görmek istediğiniz zihninizde tasarladığınız masaüstü mü, hay hay. Ancak burada artık kullanıcıya bir işletim sistemi deneyimini kullanması ile ilgili bir kısıtlama getiriyorsunuz.

Aslında bu iş için kullanılan ince istemciler ve ataları olan akılsız terminallerin geçmişi bizden bile bir üst nesile gidiyor. Ancak ağ teknolojilerinin ilerlemesi, PCoIP benzeri protokollerin devreye girmesi ile birlikte kullanıcıya yaşatılan masaüstü deneyimi yeri geldiğinde gerçek bir bilgisayardan daha üst noktalara gelebiliyor.

Kullanıcılara hitap eden sanallaştırma teknolojilerinde bir başka seviye de Uygulama Sanallaştırma. Burada cihaz bağımlılığını da devreye sokuyor ve belirli bir mimariye ve işletim sistemine bel bağlıyorsunuz. Yine de uygulamalar kullanıcının masaüstüne sanal paketler olarak aktarıldığı için, işletim sistemi çalışır durumda herhangi bir cihaz kullanıcının beklentisini karşılıyor.

Elbette ki kullanıcıya bu sanallaştırma teknolojileri ile uygulama ya da masaüstü sunabilmek için de pek çok sanallaştırma teknolojisini arka planda çalıştırıyoruz. Kolay yönetebilmek için veri merkezlerimizde topladığımız bilişim kaynaklarımızı, bizden hizmet bekleyen kullanıcılara en verimli bir şekilde ulaştırmak için sanallaştırma teknolojilerinden gerekli olanları devreye sokuyoruz.

Eminim ki yazımı düzenlediğim Word Web App uygulaması Microsoft'un Hyper-V sunucu sanallaştırması ile sanallaştırdığı bir uygulama sunucusu havuzu üzerinde çalışıyordur. Kaydettiğim veriler tümleşik bir ağ üzerinde tanımlanmış sanal bir depolama ağı üzerinden, depolama sanallaştırılma yönetimi tarafından bana uygun görülen bir depolama sistemi üzerine aktarılmıştır. Bu depolama sistemi de benim yazdıklarımı üzerinde sanal RAID yaptığı disk havuzunun bir yerlerine dağıtmıştır.

Umurumda mı?

Sonuçta bu yazıyı okuyabildiyseniz... değil.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek CeBIT Life Magazine 1. Sayı'sının 24. sayfasında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Yaz Yazabildiğin Kadar, Kim Tutar?

Bu sene 18 - 21 Ekim 2012 arasında Xanadu Hotel Bodrum'da yapılan İş Zekası konulu Bilişim Profesyonelleri Semineri'nde bir sunumum vardı. Blanche Medya'dan Yıldıray Gökkaya ile tanışmamıza da vesile oldu bu seminer.

Blanche Medya popüler yayınları olan Emlak Rotası ve PC Extra'nın yanında her sene düzenlenen CeBIT Bilişim Eurasia'da yayınlanan CeBIT Life dergisini de hazırlıyor. Derginin direktörlüğünü yapan Yıldıray ile sohbetimiz esnasında, benim de bu yılki sayıda bir yazı yazabileceğimi konuştuk.


Konuştukça konuştuk ve sonunda bu seneki CeBIT Life Magazine 1. Sayı'da toplam 5 yazımı yayınladılar. Derginin 24. sayfasında "Sanallaştırma Ve Son Kullanıcı", 26. sayfasında "Bilişim İle İş Sürekliliği", 28. sayfasında "IPv6 Niye Geliyor?", 32. sayfasında "Bulut Bilişim Üstüne" ve 40. sayfada dosya konusu "Türkiye'de Teknoparklar" başlıklı yazılarım yer aldı.

Yazıları derginin kendi sitesinden ya da benim blogun Yazılar sayfasından okuyabilirsiniz.

Aslında 6 yazı hazırlamıştım ama biri sansüre takılmış :) Bir de, editörümüz yazıları dergiye hazırlarken derginin üslubuna uygun bir şekilde remix yapmış. Müsaadeleri ile kendi yazdığım orijinal hallerini de blog entry olarak buradan paylaşacağım.

16 yıllık bilişim kariyerimde ilk defa CeBIT'e gittim. Tamamı ile turist mantığı ile gittiğim fuarda ben bile 3-4 iş görüşmesi yapma fırsatı buldum. Bugüne kadar hep "panayır" olarak nitelendirdiğim CeBIT beni yalancı çıkardı anlayacağınız. Artık bu sene mi böyleydi, ben mi bugüne kadar önyargılı davranmışım, bilemedim.

Fuar davetiyesi konusundaki desteği için de tüm SEMOR çalışanlarına ayrıca sevgilerimi iletiyorum.