02 Aralık 2012

Sanallaştırma Ve Son Kullanıcı



Son yıllarda hakkında o kadar çok yazıldı çizildi ki artık günlük gazete okuyucusu olan bir kişi bile en azından böyle bir şey olduğunu biliyor. İş ya da özel hayatında bilişim kullananlar için biraz daha tanıdık bir kavram haliyle.

Sanallaştırmanın işi sistemler olan bilişimcilerin hayatını nasıl güzelleştirdiğini anlatan pek çok kaynak var; ben bile çeşitli vesilelerle sanallaştırma üzerine 5-6 yazı yazdığımı biliyorum. Ancak bilişim hizmetlerini tüketen son kullanıcıların hayatında sanallaştırmanın yeri konusuna da bir göz atmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.
Dünyadaki pek çok konu gibi, bilişim hizmetleri de bir arz talep ikilisinden oluşuyor. İşi bilişim olanlar, son kullanıcıların talep ettikleri hizmetleri arz etmekle yükümlüler. Sanallaştırma da bu arzı gerçekleştirmekte kullandıkları bir araçlar topluluğu. Başka bir deyişle, sanallaştırma ile son kullanıcıların yolu, kendilerine iletilen bilişim hizmetleri sağlanırken kesişiyor.

Peki, ne bekliyor kullanıcılar? Aslında basit. Söz konusu olan her ne uygulama ise o uygulamayı basit bir şekilde kullanmak istiyorlar. Her yerden, her zaman, aynı arayüzle.

Burada biraz basmakalıp bir hareket ile Türk Dil Kurumu'ndan sanal sözcüğünün tanımına bakmak istiyorum. “Gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan” diye açıklıyor sanal sözcüğünü.
Buradan farklı bir bakış açısı yakalanabiliyor aslında. Kullanıcılar zihinlerinde tasarladıkları uygulama arayüzünü karşılarında gördükleri sürece sorun yok. Aslında kullanıcının beklentisi sanal bir anlamda. Onu nasıl sağlayacağımız bizim işimiz.

iOS, Windows 8, Android... Ikon farklı ama hangisine tıklarsanız tıklayın, aynı oyunu oynuyorsunuz.
 
Angry Birds oynarken altta Android mi, iOS mu, Windows mu olduğu ile çok da ilgilenmiyorsunuz sonuçta. Uygulama sizin bilgisayarınızda mı çalışıyor, yoksa başka bir yerde çalışıp da görüntüsü mü size aktarılıyor o da dert değil. Kullanıcının endişesi mavi kuşa nerede bastığında 3'e bölmek daha verimli, o olmalı.

Bilişim kullanımını, son kullanıcıya kullanılan bilişim kaynaklarından bu derece bağımsız yaşatma kavramına ben Kullanıcı Deneyimi Sanallaştırma adını veriyorum. Kullanıcı tarafından baktığımda benim aklımın erdiği en ileri nokta burası. Şu anda bu yazıyı yazdığım makinede Linux işletim sistemi var ama Firefox tarayıcı üzerinden Word Web App ile alışık olduğum Microsoft Word arayüzü ile düzenliyorum. Aynısını tablet bilgisayarımdan ve dahi hatta cep telefonumdan da yapabilirdim.

Bu kavram bizlere de biraz yeni aslında. Benim bulunduğum nesil masaüstü işletim sistemi bağımlısı biraz. Bizim gibi illaki alıştığımız “Başla” düğmesini, klasör düzenlerini görmek için bir alt kavram olan Masaüstü Sanallaştırma geliyor. Ancak felsefe aynı, sizin görmek istediğiniz zihninizde tasarladığınız masaüstü mü, hay hay. Ancak burada artık kullanıcıya bir işletim sistemi deneyimini kullanması ile ilgili bir kısıtlama getiriyorsunuz.

Aslında bu iş için kullanılan ince istemciler ve ataları olan akılsız terminallerin geçmişi bizden bile bir üst nesile gidiyor. Ancak ağ teknolojilerinin ilerlemesi, PCoIP benzeri protokollerin devreye girmesi ile birlikte kullanıcıya yaşatılan masaüstü deneyimi yeri geldiğinde gerçek bir bilgisayardan daha üst noktalara gelebiliyor.

Kullanıcılara hitap eden sanallaştırma teknolojilerinde bir başka seviye de Uygulama Sanallaştırma. Burada cihaz bağımlılığını da devreye sokuyor ve belirli bir mimariye ve işletim sistemine bel bağlıyorsunuz. Yine de uygulamalar kullanıcının masaüstüne sanal paketler olarak aktarıldığı için, işletim sistemi çalışır durumda herhangi bir cihaz kullanıcının beklentisini karşılıyor.

Elbette ki kullanıcıya bu sanallaştırma teknolojileri ile uygulama ya da masaüstü sunabilmek için de pek çok sanallaştırma teknolojisini arka planda çalıştırıyoruz. Kolay yönetebilmek için veri merkezlerimizde topladığımız bilişim kaynaklarımızı, bizden hizmet bekleyen kullanıcılara en verimli bir şekilde ulaştırmak için sanallaştırma teknolojilerinden gerekli olanları devreye sokuyoruz.

Eminim ki yazımı düzenlediğim Word Web App uygulaması Microsoft'un Hyper-V sunucu sanallaştırması ile sanallaştırdığı bir uygulama sunucusu havuzu üzerinde çalışıyordur. Kaydettiğim veriler tümleşik bir ağ üzerinde tanımlanmış sanal bir depolama ağı üzerinden, depolama sanallaştırılma yönetimi tarafından bana uygun görülen bir depolama sistemi üzerine aktarılmıştır. Bu depolama sistemi de benim yazdıklarımı üzerinde sanal RAID yaptığı disk havuzunun bir yerlerine dağıtmıştır.

Umurumda mı?

Sonuçta bu yazıyı okuyabildiyseniz... değil.

Bu yazı daha sonra düzenlenerek CeBIT Life Magazine 1. Sayı'sının 24. sayfasında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Yaz Yazabildiğin Kadar, Kim Tutar?

Bu sene 18 - 21 Ekim 2012 arasında Xanadu Hotel Bodrum'da yapılan İş Zekası konulu Bilişim Profesyonelleri Semineri'nde bir sunumum vardı. Blanche Medya'dan Yıldıray Gökkaya ile tanışmamıza da vesile oldu bu seminer.

Blanche Medya popüler yayınları olan Emlak Rotası ve PC Extra'nın yanında her sene düzenlenen CeBIT Bilişim Eurasia'da yayınlanan CeBIT Life dergisini de hazırlıyor. Derginin direktörlüğünü yapan Yıldıray ile sohbetimiz esnasında, benim de bu yılki sayıda bir yazı yazabileceğimi konuştuk.


Konuştukça konuştuk ve sonunda bu seneki CeBIT Life Magazine 1. Sayı'da toplam 5 yazımı yayınladılar. Derginin 24. sayfasında "Sanallaştırma Ve Son Kullanıcı", 26. sayfasında "Bilişim İle İş Sürekliliği", 28. sayfasında "IPv6 Niye Geliyor?", 32. sayfasında "Bulut Bilişim Üstüne" ve 40. sayfada dosya konusu "Türkiye'de Teknoparklar" başlıklı yazılarım yer aldı.

Yazıları derginin kendi sitesinden ya da benim blogun Yazılar sayfasından okuyabilirsiniz.

Aslında 6 yazı hazırlamıştım ama biri sansüre takılmış :) Bir de, editörümüz yazıları dergiye hazırlarken derginin üslubuna uygun bir şekilde remix yapmış. Müsaadeleri ile kendi yazdığım orijinal hallerini de blog entry olarak buradan paylaşacağım.

16 yıllık bilişim kariyerimde ilk defa CeBIT'e gittim. Tamamı ile turist mantığı ile gittiğim fuarda ben bile 3-4 iş görüşmesi yapma fırsatı buldum. Bugüne kadar hep "panayır" olarak nitelendirdiğim CeBIT beni yalancı çıkardı anlayacağınız. Artık bu sene mi böyleydi, ben mi bugüne kadar önyargılı davranmışım, bilemedim.

Fuar davetiyesi konusundaki desteği için de tüm SEMOR çalışanlarına ayrıca sevgilerimi iletiyorum.

26 Kasım 2012

Bakalım Bu Gözler Daha Neler Görecek?

Benim ilk bildiğim halinin saniyede 50 kere değişen 576 satır olduğunu bile bugün öğrendim. Siyah beyaz televizyonu oturur seyrederdik sadece, o da her akşam yayınlanmazdı. Derken renklisi geldi, ergenliğimiz, gençliğimiz geçti 625 satırlık PAL standardında. Elektrik kesildiğinde içindeki kaseti çıkartamadığımız için "tatlı" heyecanlar yaşadığımız Betamax videoları seyrettik o tüplerde. Sonra ilk dijital medyalarla tanıştık; VCD'lerle. Acil durumlarda deliğine ataç sokup çıkartabiliyorduk o hayat dolu diskleri.

Doğrusunu isterseniz hiç kafamı da yormamıştım çözünürlük olayına, ta ki VCD'lerin 352×288 çözünürlükte olduklarını öğreninceye kadar. Ardından DVD'ler geldi, 720×576'yi görünce beğenmez olduk VCD'leri. Gittik dünyanın DVD'sini aldık "daha bunun üstüne ne olacak" diye. Bu 576 dikey çözünürlüğün adını dijital yayıncılıkta Standard Definition (SD) koydular. Hemen üstüne de High Definition (HD) standardını patlattılar 1920×1080 çözünürlükte. Bu günlerde gırla satılıyor bu standardın bileşenleri; 3 boyutlusu/boyutsuzu TV'ler, Blu-Ray oynatıcılar, medya oynatıcılar, Blu-Ray diskler filan.

Tam gözümüz, cebimiz alıştı derken HD ailesine, yaklaşık bir ay önce LG 84LM9600 modeli ile Amerika Birleşik Devletleri'nde ticari olarak satışa sunulan ilk UHD (Ultra-High-Definition) televizyon olma sıfatını kazandı.

LG 84LM9600 için talep edilen $19.999,99 fiyatın içine nelerin dahil olduğu bir polemik konusu.
 
Hoş, LG ürünün Güney Kore'de satışına 2 ay önce başlamıştı bile. Güney Kore'li gençler UHD Televizyonda Gangnam Style seyredebiliyorlar birkaç aydır. Gerçi Sony de Bravia XBR-84X900 (nam-ı diğer KD-84X9005) için $25.000,00 ile ön sipariş olayına girmişti ama, sahaya erken inen yol alır bu işlerde.

Demin LG'nin fiyatına laf ettik, Sony Bravia XBR-84X900 %25 daha da pahalı.

İşin komiği 3840×2160 çözünürlük ile bildiğimiz HD çözünürlüğünü de 4'e katlayan bu televizyonlar (bkz. ilkokul alan hesaplama, kenarları 2 katına çıkınca alan 4 katına çıkıyor) UHD standardının üvey evlatları. Çünkü bu garibanlar 4K UHD diye geçiyorlar literatüde. Bunun asıl ağası 8K UHD'ler 7680×4320 çözünürlükle bunu da 4'e (gene aynı hesap) katlayacak. Bugün anasının nikahına satılan meretler, zamanında bizim HD Ready diye aldığımız televizyonlar klasmanında kalacak sizin anlayacağınız.

Muhtelif çözünürlükler yan yana. 8K UHD'nin yanında bizim "vay be" dediğimiz HD malum kelebek gibi kalıyor.

Peki, "ortada seyredecek UHD medya var mı?" derseniz, henüz pek yok. Ama sağlam ekran kartlı bir PC'yi bağlayarak oyun oynamak ilk aklıma gelen UHD uygulaması olur. Hoş, medya da çıkar, ebay'de bi arama yapın 2160p diye, media playerlar çıkmış bile. Fiyatlar da düşer, nasıl olsa; hep öyle olmadı mı? Biz de üşenmeden kült olmuş filmlerimizin UHD sürümlerinin peşine düşer, elimizdeki HD'leri de ufak ufak çöpe yollarız. Zaten artık dijital içerik sağlayan dükkanlardan, filmlerin UHD sürümlerini hızlı indirebilmek için de gigabit internet paketlerine abone oluruz. O gün itibarı ile de internetten sağlanan canlı yayında, Seda Sayan'ın programındaki seyirci bayanların hangisinin dip boyasının geldiğini görecek kadar da net görüntümüz olur.

Bu arada, hep yapılan mukayeselerden biridir HD mi daha kaliteli, eski usul film mi diye. Analog filmlerde piksel diye bir kavram bulunmamakla beraber, kullanılan lens, çekim yapılan koşullar vb. göz önüne alınarak bunun 3 ile 12 milyon piksel arası bir çözünürlüğe denk geldiği hesaplanırdı. Evet, 35 mm. analog film HD'den bariz üstündü ama durum dijitalcilerin lehine dönüyor gibi. Düz bir çarpma ile 8K UHD'de 33 milyon piksel var.

33 milyon pixel de iyi, güzel de. Super Hi-Vision diye de geçen 8K UHDTV standardının ses kısmı da biraz eşeğin kulağına su kaçıran cinsten. Kullanılan ses sistemi 22.2 Surround Sound olarak geçiyor literatürde. Evdeki 5.1 ses sisteminin kablolarının bile eşler arası şiddetli geçimsizlik yaratabildiği göz önüne alınırsa, 24 hoperlörü nereye nasıl takacağımız konusu beni gerçekten endişelendiriyor.

Bakalım bu gözler daha neler görecek, kulaklar daha neler duyacak?

16 Kasım 2012

Yeni Saplantım: Jetpack Joyride

Bilgisayar oyunlarıyla aram iyi değildir. Oynamayı sevmediğimden değil de, beceremem pek. O yüzden de çok oynamam. Ancak son bir haftadır saplantı haline gelmiş bir şekilde, her boş bulduğumda Jetpack Joyride oynuyorum.

Açılış ekranı.

Bu oyunla ilk tanışmam Emre'nin iPad'inde olmuştu. Onda da severek oynuyordum ama tabi beyefendi müsaade ettiği (ki pek nadirdir) ya da uyuduğu zamanlar. Öyle gizli gizli sigara içer gibi oynamak da keyif vermiyordu doğrusu.

Ancak geçen hafta fark ettim ki, Windows 8 Store'a gelmiş. Artık Windows 8'de native oynanabiliyor. İndirdim. İndiriş o indiriş.

Zapper, roket ve jeton.

Nedir oyun derseniz? Sonu olmayan bir mekanda, koşmak. Eğer yükselmen gerekirse, sırtında makineli tüfek var, onu ateşliyorsun, kurşunların tepkimesi ile yukarı kalkıyorsun. Arada Zapper'lara takılma, roketlere vurulma, toplayabildiğin kadar para topla, yandığın zaman oyunun sonunda ödüller kazanmak için jeton topla, arada denk gelirsen kimi araçlar var, onlara bin. Böyle, boş boş, koş babam koş.

Oyunun beni saran yanının ne olduğunu çözdüm aslında. Oyunda doğru dürüst bir kontrol olayı bulunmuyor. Mouse'a basınca yükseliyorsun; bırakınca alçalıyorsun. Başka sağ, sol, ateş, X, kare, alt sağ buton, kombo filan yok. Öyle "kapıcı çocuğu gibi her bulduğun düğmeye basıyosun" diye dalga geçilebilecek bi durum söz konusu değil.

En sevdiğim taşıtlardan biri olan ejderha Mr.Cuddles ile gezerken
 
Velhasıl. Günlerdir oynuyorum. Size de tavsiye ediyorum.

Haaa... Tabi bir noktayı atladık. iPad ve Android için var bu meret. Windows 8 için de çıktı. Ama Windows 7 için yok. Ama çare var; vesile ile bunu da öğrendim, paylaşmadan geçmeyeyim.

Yeryüzünde Bluestacks App Player diye bir icad varmış. Yüklüyorsunuz PC'ye, Android platformunu emule ediyor. Böylece Android uygulamalarını Windows XP ve Windows 7'de de çalıştırabiliyorsunuz (bu arada, bu ikisinin arasında bi de Windows Vista vardı heralde onda da çalışıyordur da, kimse adam yerine koyup adını bile anmıyor). Eh, Jetpack Joyride'ı artık PC'nizde de oynayabilirsiniz. Benim ekran aşırmaları oradan zaten.

Bluestacks uygulamalar ekranı
 
Bluestacks ile birkaç uygulama daha denedim; oldukça iyi çalışıyor Android uygulamaları. Bir tek Ice Age Village çalışmadı, ona üzüldüm.

Müsaadenizle, yatmadan 3-5 tur oynamaya gidiyorum.